Kategoriler
Ana SayfaFikir - DavetVejetaryen Olmak İstiyoruz!

Vejetaryen Olmak İstiyoruz!

Vejetaryen Olmak İstiyoruz!


Gıybeti Terk Etmek İsteyenlere Önemli Nasihatler

  Kur’an’ın hâkim olmadığı bir ortamda yaşadığımız herkesin malumu… İslam’ın öğretilerinin hayattan uzaklaştırıldığı ve ahlakî değerlerin ayaklar altına alındığı bu ortam gereği çağımız Müslüman’ının boğuşmak zorunda kaldığı birçok manevî hastalık var. Bu hastalıkların başında hiç şüphesiz ki “gıybet” gelmektedir.
Gıybet, önemsemediğimiz, basite aldığımız, hatta en takvalı addettiğimiz insanların bile çok rahatlıkla yakalanabildiği bir rahatsızlık; bir kişilik ve karakter sorunu.
Daha çok yiğitliği beceremeyen, insanların yüzüne karşı konuşmaya cesaret edemeyen kaypak insanların başvurduğu bir eleştiri yolu.
Bu hastalık eğer tedavi edilmezse İslam’dan uzak insanlar arasında problemler meydana getirdiği gibi Müslümanlar arasında da çok ciddi problemler meydana getirmeye devam edecektir. Bu hastalığa bir an önce neşter vurulmalı ve en kısa yoldan tedavi edilmelidir. Aksi halde kardeşler arsına ayrılık sokmaya ve onların gücünü kırmaya devam edecektir.
Âh Dilim! Nedir Senden Çektiğim?
İnsanoğlunun başına gelen en büyük belalar herhalde dili sebebiyle olmaktadır. İnsan, diline sahip olamadığı için bazen dünyasına, büyük oranda da ahretine zarar vermektedir.
Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir insanın, ancak diğer Müslümanlar kendi elinden ve dilinden emin oldukları zaman gerçek manada Müslüman olabileceğini bildirmiştir.
“Müslüman, dilinden ve elinden diğer müslümanların emin olduğu kişidir. Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.”[1]
Bu nedenle, eğer Müslümanlar bizim vurmak, dövmek ve öldürmek gibi elimizle meydana gelen zararlardan ve gıybet, yalan, iftira gibi dilimizle meydana gelecek zararlardan emin değillerse o zaman bizim İslam’ımız Allah’ın razı olduğu gerçek İslam değil demektir. Bütün Müslümanların bu hususta diğer kardeşlerinden yana emniyet ve selamet içerisinde olmaları gerekmektedir.
Bir gün adamın birisi Sufyan b. Uyeyne’nin yanında Müslümanların gıybetini yapıyor ve onları eleştiriyordu. Bunu gören Sufyan, adamın yanına gelerek:
― Acaba doğuda hiç kâfirlerle cihad ettin mi? diye sordu. Adam:
― Hayır, dedi.
― Peki ya batıda? Adam yine:
― Hayır, dedi.
― Güneyde?
― Hayır.
― Kuzeyde?
― Hayır.
Bu cevapları alan Sufyan rahimehullâh, adama:
“Allah’ın düşmanları elinden bu kadar emin. Sus da, biraz da Müslümanlar dilinden emin olsunlar!” dedi.[2]
İslam, insanların dillerine sahip çıkmalarını farz kılmıştır. Ağızdan çıkan bir söz insana kimi zaman cennet kazandırırken; kimi zamanda cehennemi zorunlu kılar. Bu nedenle kişinin konuşmadan önce ağzından çıkaracağı her sözü enine boyuna düşünmesi ve telaffuz ettiği cümlelerin nereye gideceğini çok iyi tahlil etmesi gerekir. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur ki:
“Kişi nereye varacağını bilmeden Allah’ın rızasını gerektiren bir kelime konuşur da, Allah bu kelime sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kul için rızasını yazar. Bir kişi de nereye varacağını düşünmeden Allah’ın gazabını gerektirecek bir kelime konuşur da Allah bu kelime sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kul aleyhinde öfkesini yazar”[3]
Hadisin râvilerinden olan Alkame rahimehullâh, der ki: “Bu hadis, nice sözleri dile getirmekten beni alıkoymuştur.”[4]
İnsanoğlu konuştuğu her şeyden hesaba çekilecektir. Hayır veya şer namına dile getirdiği her cümle, amel defterine kaydedilmektedir. Allah’ın huzuruna vardığında sarf ettiği ifade ve cümlelerin bir bir hesabını verecektir. Konuştuğu şeyler hayırlı ise mükâfatını, şerli ise cezasını görecektir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“…Çünkü onun sağında ve solunda oturan ve her davranışı yakalayıp tespit eden iki melek vardır. İnsan bir söz söylemeye dursun, mutlaka yanında gözetleyici ve dediklerini zapt eden (bir) melek vardır.” (50/Kâf, 16, 17)
İbn-i Kesir rahimehullâh, bu ayetin tefsirinde, İbn-i Abbas radıyallâhu anhumâ’nın şöyle dediğini nakleder: “Kulun hayır veya şer namına konuştuğu her şey yazılmaktadır. Hatta onun ‘Yedim, içtim, gittim, geldim ve gördüm’ gibi sözleri de kaydedilir.”[5]
Ağzımızdan çıkan her söz kayıt altına alındığına göre söylediklerimizi itina ile seçmeli, gerekiyorsa bin düşünüp bir söylemeliyiz.
İbn-i Kesir devamla şöyle der: “Meleğin her sözü yazıp yazmadığı hususunda ulema ihtilaf etmiştir. Hasan-ı Basrî ve Katâde, Meleğin her sözü yazdığı görüşündedir. İbn-i Abbas’ın iki kavlinden birisine göre ise melek, sadece sevap ya da azap gerektiren sözleri yazar. Ayetin zahiri birinci görüşü desteklemektedir. Zira ayet umumidir…”[6]
Yani “Meleğin her sözü yazdığı”nı ifade eden birinci görüş, ayetin zahirine daha uygun, şer‘î delillere uyumluluğu açısından tercih edilmeye daha elverişlidir. İnsanın her sözü zabt-u rabt altına alındığına göre kişi konuştuğu şeylere azamî derecede dikkat etmeli ve ancak hesabını verebileceği şeyleri konuşmalıdır.
Bir adam Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek ‘Bana özlü bir nasihatte bulun ey Allah’ın Rasulü’ diyerek kendisinden öğüt istemişti. Bunun üzerine Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “…Yarın özür dilemek zorunda kalacağın/pişman olacağın bir sözü konuşma…” buyurdu.[7]
Yarın pişman olacağımız, karşımıza çıkarıldığında utanacağımız ve hesabını veremeyeceğimiz sözleri konuşmamalıyız; böylesi sözler aklımıza geldiği ilk anda, daha ağzımızdan çıkmadan muhasebesini yapmalı, fayda verecekse konuşmalı aksi halde susmalıyız.
Ali radıyallâhu anh’ın hikmet dolu şu müthiş tespitini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalı ve hayatımızı hep bu doğrultuda şekillendirmeliyiz:
“Söz ağızdan çıkmadıkça senin esirindir; ağızdan çıktıktan sonra ise sen onun esiri olursun”
Dile sahip çıkmanın ve onu boş şeylerden korumanın önemine dair şu hadis zikredilmeye değerdir:
Muâz b. Cebel radıyallâhu anh şöyle anlatır:
Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile bir yolculukta beraberdim. Bir ara beraber yürürken ona çok yakın oldum ve:
― “Ey Allah’ın Rasulü! Bana öyle bir amel söyle ki, beni cehennemden kurtarıp, cennete koysun” dedim. Bunun üzerine Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
― “Gerçekten büyük bir soru sordun; ama o, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler için çok kolaydır. “Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, orucu tutar ve haccedersin” dedi ve şöyle devam etti: “Sana hayır yollarını göstereceğim; oruç kalkandır, sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları silip süpürür, kişinin gece kıldığı namazda hataları silip süpürür. Sonra Secde suresinin 16 ve 17. ayetlerini okudu:
“Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korkarak ve ümit ederek dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıklardan da infak ederler. Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilemez.”
Sonra Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
― “Sana bütün işlerin başını, direğini ve en üst noktasını haber vereyim mi?” dedi. Bende:
― “Evet, Ey Allah’ın Rasulü!” dedim. Buyurdu ki: “Her işin başı İslam’dır. Direği namaz, zirvesi ve en üst noktası ise cihaddır.” Sonra devamla:
― “Sana bütün bunların temel ve esasını haber vereyim mi?” dedi. Ben de:
― “Evet, Ey Allah’ın Rasulü!” dedim. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem dilini tuttu ve:
― “Buna iyi sahip çık, onu sıkı tut” dedi. Ben:
― “Ey Allah’ın Rasulü! Bizler konuşmalarımızdan dolayı hesaba çekilecek miyiz?” dedim. Bunun üzerine Rasulullahsallallâhu aleyhi ve sellem:
“Anan sana hasret kalsın ey Muaz! İnsanları yüzükoyun cehenneme sürükleyen dillerinin yaptıklarından başka bir şey midir?” buyurdu.[8]
Gerçektende insanları yüzükoyun cehenneme sürükleyen dillerinin yaptığı kötülüklerden başka bir şey değildir. Diline sahip olan kurtulur. Dilini muhafaza etmesini bilen hem dünyada hem de ahirette selamete erişir. Bu nedenle dillerimizi korumayı ve onu Rabbimizin yasakladığı şeylere düşmekten engellemeyi bilmeliyiz.
“Dili korumak” denilince bununla dili; kötü, faydasız ve cennete götürmeyen boş şeylerden korumak, kastedilir. Mutlak anlamda konuşmaktan korumak kastedilmez. Aksi halde hakkı söylemek, İslam’ı tebliğ etmek, davette bulunmak ve iyiliği emretmek gibi Allah’ın razı olduğu işleri de kapsar ki, bu, İslam’ın bizden istediği bir koruma modeli değildir. Bu iki noktayı birbirinden iyi ayırt etmeliyiz.
Dili kötü söz ve faydasız kelamdan korumanın gerekliliğine dair Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Susan kurtulur.”[9]
Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.[10]
“Bir adam Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek ‘Bana özlü bir nasihat et ey Allah’ın Rasulü’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Namaz kılmaya kalktığında namazını son kez namaz kılan kimse gibi kıl, yarın özür dilemek zorunda kalacağın/pişman olacağın bir sözü konuşma ve insanların ellerindekilerden ümidini kes.”[11]
“İnsan sabahlayınca, bütün organları dile başvurur ve şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.”[12]
Ukbe İbni Âmir  radıyallâhu anh, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Ey Allah’ın Resûlü! Kurtuluş (sebebi) nedir?” diye sormuştu. Bu soru üzerine Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi: “Aleyhine olacak sözlerden dilini tut, evinde kalmayı yeğle, kendi günahın için pişmanlık duyarak gözyaşı dök![13]
Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Muaz b. Cebel radıyallâhu anh’a şöyle dedi: “Sustuğun sürece selamette olursun. Konuşmaya başladığın anda ise (amel defterine) ya lehinde ya da aleyhinde yazılmaya başlar.”[14]
Bu ve benzeri hadisler, dilimizi boş şeylerden muhafaza etmemizin gerekliliğini ortaya koyma bakımından son derece önemlidir.
Bu bağlamda Selef-i Salihîn’den de çok önemli rivayetler nakledilmiştir. Onlardan bazıları şu şekildedir:
Ömer radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Çok konuşan çok hata yapar. Çok hata yapanın utanma duygusu azalır. Utanma duygusu azalanın takvası azalır; takvası azalanın da kalbi kararır.”[15] Diğer bir rivayette ise şöyle nakledilmiştir: “Çok konuşan çok hata yapar. Çok hata yapanın günahları artar. Kimin günahı artarsa cehennem ateşi ona daha layıktır!”[16]
Ebu Zeyyâl şöyle demiştir: “Konuşmayı öğrendiğin gibi susmayı da öğren. Söz sana yol gösterirse, susmak seni korur. Susmakta senin için iki fayda vardır: Birincisi: Senden daha bilgili olanların ilmini elde edersin. İkincisi: Senden daha iyi tartışanları susturursun.”[17]
Adamın birisi Ömer b. Abdulaziz’e “Sıffîn savaşına katılanlar hakkında ne diyorsun?” diye sordu. Bunun üzerine Ömer b. Abdulaziz radıyallâhu anh şöyle dedi: “Allah orada akıtılan kanlara elimi bulaştırmadı; bende konuşarak dilimi bulaştırmayı istemem!”[18]
Muhammed b. Nadr el-Harisî şöyle demiştir: “Çok konuşmak insanın vakarını yok eder.”[19]
Hikmet sahibi insanlar şöyle demişlerdir:
* Söz, geri çevrilmesi mümkün olmayan bir ok gibidir.
* İnsana, dinlediği şeyler konuştuklarından daha fazla olsun diye bir dil, iki kulak verilmiştir.
* İnsan, söylediği şeyi inkâr etmekte zorlanır, ama söylemediği şeyi inkâr etmek kolaydır.
Dilimizi sadece sövme, iftira etme ve yalan söyleme gibi kötülüğü aşikâr olan şeylerden korumamız yetmez; bununla birlikte boş söz, kötü ifade ve faydasız kelam gibi müslümana yakışmayan şeylerden de korumalıyız.
İsa aleyhisselam yolda giderken bir domuzla karşılaşır ve ona “Haydi, güzellikle geç” der. Yanındakiler bu ifadeyi duyunca şaşırır ve “Domuz için mi böylesi (güzel) bir ifade kullanıyorsun?” derler. Bunun üzerine İsa aleyhisselam: “Ben dilimi kötü ifadelere alıştırmaktan korkuyorum” diye yanıt verir.[20]
Gıybet Nedir Bilir misiniz?
Bu soruyu bizim sorduğumuz gibi Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’de ashabına sormuş ve onların merakını uyandırdıktan sonra onlara bu sorunun cevabını vermiştir. Şimdi onların bu konuşmasına kulak verelim.
Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabına:
– “Gıybet nedir, bilir misiniz?” diye sordu. Ashab:
– Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
– “Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır” buyurdu. Ardından:
– “Söylenen ayıp, eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
– “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet etmiş olursun;  yoksa o zaman  ona iftira etmişsin demektir” diye cevap verdi.[21]
Bu tanımdan anladığımıza göre gıybet; bir kardeşimizde var olan ve dillendirildiğinde hoşlanmadığı bir hasleti şahsının bulunmadığı ortamlarda anmamız ve dile getirmemizdir.
Müslümanın Şeref ve Haysiyeti Korunma Altına Alınmıştır
Kur’an ve sünneti gözden geçirdiğimizde insan haklarının en önemlile­rinden olan ve çoğunlukla “ırz” kavramıy­la ifade edilen kişinin haysiyet, şeref ve onurunun çok ciddî bir şekilde korunma altına alındığını görüyoruz.
Bilindiği üzere İslam dini, iman, ahlak ve beden açısından sağlıklı bir toplumun meydana gelmesi için insanoğlunun bir takım değerlerini muhafaza altına almış ve bu değerlere zarar verecek tüm şeyleri onlar için yasaklamıştır. Bu değerlere “Külliyat-ı Hamse” veya “Zarurat-ı Hamse” adı verilmiştir. Yani korunması ve muhafaza edilmesi zorunlu olan beş esas… Bu esaslar sırasıyla şu şekildedir: 1- Din Emniyeti. 2- Can Emniyeti. 3- Irz Emniyeti. 4- Akıl Emniyeti. 5- Mal Emniyeti.
İslam’da bu beş esasa zarar verecek her şey haram kılınmıştır. Örneğin, adam öldürmek haramdır; sebebi ise can emniyetinin ihlalidir. İçki haramdır; sebebi ise akıl emniyetini ortadan kaldırmasıdır. Hırsızlık ve gasp haramdır; nedeni ise mal emniyetine zarar vermesidir.
İşte gıybette tıpkı bu sayılanlar gibi haramdır. Sebebi ise insanın “ırz” kavramıy­la ifade edilen haysiyet, şeref, onur ve hürmetinin ihlalidir.
Bilinmelidir ki, Allah’a iman etmiş bir kulun saygınlığı Allah indinde Kâbe’nin saygınlığından daha üstündür. Bu ifade ilk bakışta biraz garip gelebilir; ama Efendimiz aleyhisselam’ın şu hadisini okuyan bir kimse bu ifadenin hiçte garip olmadığını anlar. O, Mekke’den çıkmaya mecbur bırakıldığında bir tepeye çıkmış ve tam ayrılacağı esnada tekrar Kâbe’ye bakarak şu müthiş cümleleri söylemişti:
“Merhaba sana ey Kâbe! Sen ne yücesin, dokunulmazlığın ne de yüce! (Ama) iman etmiş bir kulun Allah katındaki dokunulmazlığı (hürmeti) seninkinden daha üst seviyededir. Allah senin hakkında bir şeyi haram kılmışken mümin hakkında üç şeyi haram kılmıştır: Onun kanını, malını ve hakkında su-i zan beslenilmesini.”[22]
Bu ifadelerden net olarak anlaşılan odur ki, Allah’a iman etmiş bir kulun saygınlığı Kâbe’nin saygınlığından daha üstündür. Kâbe’ye yapılan bir saygısızlık nasıl ki Allah indinde çok büyük bir günahsa, aynı şekilde bir müminin şeref ve haysiyetine yapılan saygısızlıkta aynı şekilde Allah katında çok büyük bir günahtır. Allah celle celâluhu, nasıl ki Kâbe’sine hürmetsizlik edenleri ve oraya haksız bir şekilde kast edenleri cezalandıracaksa,[23]aynı şekilde iman eden kullarına haksız yere eziyet edenleri ve zulmen onları lekelemeye yeltenenleri de cezalandıracaktır…
Bir kimsenin olmadığı ortamlarda gerek onun şahsıyla ilgili maddî, bedenî, dünyevî, manevî, ahlâkî ve dinî kusurla­rından söz edilmesi, gerekse çocukları, ebeveyni ve diğer yakınlarının kusurla­rının anlatılması gıybet sayılmıştır. Çünkü bu onun haysiyet ve şerefini ihlal etmekte, insanlar arasındaki konumuna zarar vermektedir. Yani gıybet, bazen kişinin fizikî görünümü ile alakalı olabileceği gibi bazen de ahlakî, amelî ve karakteristik özelliklerinde olabilir. Bunu bir Örnekle izah edelim: Mesela bir insan kısa boylu, tombul veya cılız olabilir. Eğer bu hasletini onun olmadığı bir ortamda eleştirel manada dillendirirsek gıybet etmiş oluruz. Ya da bir insan ahlak olarak sözünde durmayan, aldığını vermeyen veya çok konuşan birisi olabilir. Bunlar hoş olmayan ve Allah’ın yasakladığı amellerdir; lakin bu hasletlerin tamamı onun kendi şahsî problemidir. Onun bu hasletlere sahip olması bizimde onu çekiştirmemizi gerektirmez. Eğer çekiştirir ve arkasından konuşursak gıybetini yapmış oluruz. Aynı bunun gibi bir insan yapısı gereği kızgın, tembel, uyuşuk veya uyumayı çok seven birisi olabilir. Onun böylesi bir yapıya sahip olması bütünüyle onun yaratılışı ile alakalıdır. Eğer biz bu hususlarda arkasından eleştiri sadedinde konuşursak gıybetini yapmış oluruz.
Allah kendilerine rahmet etsin, Selef-i Salihîn bırakın eleştirel anlamda arkadan konuşmayı, adam tarif ederken veya birisinin diğerinden daha bilgili olduğunu söylerken bile “Acaba gıybet mi ettik?” diye endişeye kapılır ve Allah’tan af dilerlerdi.
Ø  Cerîr b. Hâzim anlatır: “Muahmmed İbn-i Sirîn tarif etmek amacıyla bir adamı zikretti ve ‘Şu kara adam odur!’ dedi. Daha sonra durdu ve ‘Estağfirullah’ diyerek Allah’tan bağışlanma dilemeye başladı. En sonunda ‘Acaba adamın gıybetini mi yaptım diye korkuyorum’ dedi.”[24]
Ø  Tavk b. Vehb anlatır: “Hastalığımdan şikâyet ederek Muahmmed İbn-i Sirîn’in yanına girmiştim. Bu halimi görünce:
― Ne o; hastalığından şikâyetçisin herhalde, dedi. Bende:
― Evet, dedim. Bunun üzerine:
― Falancaya git ve ondan sana reçete yazmasını iste, dedi. Ardından ‘Hayır ona gitme, falancaya git; çünkü o diğerinden daha iyi tabiptir’ dedi. Sonra ‘Estağfirullah’ diyerek Allah’tan bağışlanma dilemeye başladı ve: ‘Herhalde adamın gıybetini yaptım’ dedi.”[25]
Subhanallah! Bu ne hassasiyet; bu ne edep! Tıp ilmini iyi bilen bir kimse için ‘O diğerinden daha iyi tabiptir’ demeyi diğerinin değer ve kıymetini düşürmek anlamına gelebileceğini düşündüğü için gıybetten sayıyor ve bu nedenle Allah’tan af diliyor!
Onlar 21. asrın Müslümanları olarak bizleri ve söylediklerimizi görseler acaba ne der ve nasıl düşünürlerdi? Bir Müslüman’ın oturduğumuz ortamlarda alenen, hiçbir çekingeme duygusu hissedilemeden, rahatlıkla eleştirilip gıybet edildiğine ve haysiyetinin ayaklar altına alındığına şahit olsalar ne derlerdi?
Allah bizlere şuur, bilinç ve selefin ahlakıyla ahlaklanma özelliği nasip etsin.
Değerli kardeşim; unutmamalıyız ki gıybet, aslında yüz yüze gelmeye cesaret edemeyen ve yiğitçe hataları gündeme getiremeyen insanların sığındığı bir sığınaktır. Hakikatine bakılırsa ciddî bir ahlak problemidir.
Bu kavram, dilimizde “Arkadan çekiştirme” ve “Dedikodu yapma” ifadesinin müradifidir. Allah’ın yasakladığı ve haram kıldığı bir ameliyedir. Onun yasaklığı hususunda Rabbimiz öylesi bir benzetme yapmıştır ki, bu benzetme Kur’an’ın diğer yasakları için söz konusu değildir. Bak, Rabbimiz ne buyuruyor:
“Ey iman edenler! Birbiriniz hakkında yersiz zanda bulunmaktan kaçının, çünkü bazı zan ve şüphe vardır ki, günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve birbirinizin gıybetini yapmayın/arkadan çekiştirmeyin. Biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Hayır, siz ondan iğrenirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tövbeleri kabul eden ve acıyandır.” (49/Hucurat, 12)
Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, gıybet yaparak insanların şeref ve haysiyetlerini ayaklar altına alan kimselerin, ahirette karşılaşacakları kötü sonucu şöyle anlatır:
Mi‘raca çıkarıldığımda bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim.
― Ey Cebrâil! Bunlar kimlerdir? diye sordum. Cebrâil:
― Bunlar, (gıybet etmek suretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve namuslarıyla oynayanlardır,  cevabını verdi.”[26]
Bu ürpertici manzarayla karşılaşacağını bildiği halde gıybet ameliyesine devam eden kimse acaba hangi sebebe binaen bu kötülüğe devam eder ki?
Ø  Âişe radıyallâhu anhâ anlatır: Bir defasında:
― Ey Allah’ın Resûlü! Safiyye’nin şöyle şöyle oluşu sana yeter, dedim. ―Ravilerden biri, bu sözle Hz. Âişe’nin, onun kısa boylu oluşunu kastettiğini söylüyor― Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem:
― “Ey Âişe! Öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denize karışsa idi onun suyunu bozardı” buyurdu.
Âişe radıyallâhu anhâ yine şöyle demiştir: Ben bir başka gün kendisine bir insanın durumunu taklit ederek anlatmaya çalışmıştım. Bunun üzerine de Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem:
― “Bana dünyanın en kıymetli şeylerini verseler bile, ben yine de  bir insanı hoşlanmayacağı bir şekilde taklid etmeyi istemem!” buyurdu.[27]
Abdullah İbn-i Ömer radıyallâhu anh anlatır: (Bir gün) Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem minbere çıkıp yüksek sesle şöyle nidâ etti:
“Ey kalbiyle değil de, sadece diliyle iman etmiş olanlar! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa Allah do onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder.”[28]
Başkalarının gıybetini yapıp kusurlarını araştıranlar, kendi kusurlarını göremezler. Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh’in şu vecizesi ne de hoştur:
“Ey Âdemoğlu! Kardeşinin gözüne batan bir çöpü görürsünde kendi gözündeki koca kökü fark etmezsin!”[29]
Arkadaşları Rebi‘ b. Haysem’e:
― ‘Seni, hiç birilerinin gıybetini yaparken görmüyoruz?’ dediler. Bunun üzerine Rebi‘, onlara:
― ‘Ben kendi halimden hoşnut değilim ki, başkalarının kusurları ile uğraşayım’ diye karşılık verdi.[30]
Seleften birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:
“Vallahi ben bazen kınanmayı ve ayıplanmayı gerektirecek bir şeyler görüyorum; ama onu dile getirmiyorum. Onu dile getirmememin tek nedeni ise ayıpladığım o şeyle imtihan edilme korkumdur.”[31]
Önceki sayfalarda zikredilen şu rivayeti burada tekrar hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum:
Adamın birisi Ömer b. Abdulaziz’e “Sıffîn savaşına katılanlar hakkında ne diyorsun?” diye sordu. Bunun üzerine Ömer b. Abdulaziz radıyallâhu anh şöyle dedi: “Allah orada akıtılan kanlara elimi bulaştırmadı; bende konuşarak dilimi bulaştırmayı istemem!”[32]
Müslümanlar birilerinin ayıp ve kusurlarından önce kendi ayıp ve kusurları ile ilgilenmeli ve onları düzeltme adına ciddî bir çabanın içerisine girmelidir.
Ve unutmamalıyız ki biz, nasıl ki kendi ayıp ve kusurlarımızın ortaya dökülmesinden hoşlanmıyorsak, aynı şekilde başkaları da kendi ayıp ve kusurlarının ortaya dökülmesinden hoşlanmaz. Ve yine unutmamalıyız ki, biz eğer kardeşlerimizin ayıp ve kusurlarını örtersek, Allah da bizim ayıp ve kusurlarımızı hem dünya hem de ahirette örtecektir. Buna mukabil eğer başkalarının ayıp ve mahremlerini açar ve teşhir edersek, hiç beklemediğimiz bir anda Allah’ın da bizim mahremlerimizi ortaya çıkarıp dünya ve ahirette kusurlarımızı bir bir teşhir etmesi beklenir.
Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Kim bir müminin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.”[33]
Bu nedenle Mü’min, öncelikle kendi hata ve ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışmalı ve her şeyden önce işe kendisini ıslahla başlamalıdır.
Enva-i Gıybet
Gıybetin elbette birçok çeşidi ve birçok nevi vardır. Bunları tek tek saymak veya bir bir ifade etmek mümkün değildir. Biz burada ortamlarımızda karşılaştığımız en yaygın ifadelerden sadece bir kaçını zikrederek diğer çeşitlerini okuyucunun anlatılanlara kıyasına bırakacağız. Allah nasibini alanlardan eylesin.
* Ben Bunu Yüzüne de Söylemiştim!
İnsanlardan bazıları gıybet hususunda çok yanlış bilgilere sahiptirler. Örneğin önceden arkadaşının yüzüne söylediği bir kusuru sırf yüzüne söylemiş olmaktan dolayı her yerde çok rahatlıkla dillendirebilmektedirler. Onlara yaptıklarının gıybet olduğu hatırlatıldığında ise cevapları hemen hazırdır: “Ben bunu onun yüzüne de söyledim zaten!”
Bir insanın kusurunu yüzüne söylemiş olmak, gıyabında onun arkasından konuşmayı helal kılmaz. Sonuçta hakkında konuşulan kimse bu sözleri duyduğunda yine rahatsızlık duyacak ve konuşan kimse hakkında iyi şeyler düşünmeyecektir. Dolayısıyla böylesi bir gerekçenin ardına sığınarak kardeşlerimizin arkasından konuşulması son derce yanlıştır.
Bundan daha kötüsü ise kişinin, daha kardeşindeki kusuru yüzüne söylemediği halde bazı ortamlarda gıybetini yapması, birileri kendisini uyardığında ise “Ben bunu onun yüzüne de söyleyebilirim!” diyerek kendisini savunmaya kalkmasıdır. Bu bir önceki ifadeden biraz farklıdır. Şöyle ki: Önceki ifadede adam, gıybetini yaptığı kimsenin en azından hatasını önceden yüzüne söylemiştir. Bu ifadede ise adamın hatasını yüzüne söylemek henüz söz konusu bile değildir. Gıybet ettiği kendisine hatırlatıldığında, anlattığı şeyleri hakkında konuştuğu insana da söyleyebileceğini ifade eder. Ama daha söylememiştir! Bu bir öncekinden daha kötü, sonuç olarak daha fena bir durumdur.
Dolayısıyla Müslüman bir şahsiyetin böylesi ifadeler ardına sığınarak gıybet etmesi düşünülemez. Bunları olsa olsa İslam’ı bilmeyen ve dini hassasiyeti olmayanlar yapabilir. İslam’ı bilenlerin ise böylesi şeylere tenezzül etmesi olacak şey değildir.
* Gıybet Olmasın Ama…
Bazıları böyle başlıyor söze. Kalbi çok temiz, kesinlikle gıybet etme gibi bir niyeti yok. Sadece ıslah amacı ile anlatıyor anlattıklarını! Hiç gıybet eder mi?
Evet, bu tür insanlarla da karşılaşıyoruz. “Gıybet olmasın ama” diye başladığı her söz aslında gıybetin ta kendisi. Şunu unutmayalım ki, bir müslümanın razı olmayacağı şeyleri gıyabında konuşmak niyet ne olursa olsun gıybet sayılır.[34]Farklı ifadelerle, yaptığımız işi kamufle etmeye çalışmamız sonucu değiştirmeyecektir.
* Daha Neleri Var Bir Bilsen!
Gıybetin en iğrenç şekillerinden biriside insanı kapalı ve müphem lafızlarla çekiştirmektir. Bir insanı olduğu şekliyle gıybet etmek, en azından karşı taraf için zihinde net bir tablo ortaya koyar. Ama “daha neleri var neleri” gibi müphem ifadelerle muhataplara karşı onu kötülemek, gıybet edilen şahıs hakkında zihinlerde çok olumsuz düşünceler var edecektir. Böylesi sözleri duyan kimseler, onun hakkında “Acaba bu adam içki mi içiyor; yoksa fuhuş mu yapıyor; yoksa sahtekâr birisi mi…” gibi bin bir türlü olumsuz düşünceye kapılacaklar ve hayatın her alanında ona karşı tedbirli olacaklardır. Onunla karşılaştıklarında yüzüne gülseler de, kalplerinden ona karşı kin kusacaklardır. Oysa adam tüm bu ithamlardan berî ve habersizdir.
Bu nedenle şunu açıkça söyleyebiliriz ki, müphem ve kapalı bir yakıştırma, sarih bin iftiradan daha kötüdür. Böylesi bir kötülüğe neden olmak ise hesabı verilemeyecek derecede büyük bir günahtır.
* Îma Yolu İle Gıybet
Bu da insanların düştüğü hatalardan bir diğeridir. İnsan bazen bir şahsı gıybet olacağı için açıkça eleştirmez, bundan sakınır; lakin kimi zaman ona öylesi göndermelerde bulunur ki, mecliste bulunan herkes bu ifadelerle kimin kastedildiğini anlar. Bu da elbette gıybetin bir farklı versiyonudur.
İmam Gazalî rahimehullâh der ki:
“Göndermede bulunma, tıpkı açıkça söyleme gibidir. İşaret, îma, kaş-göz ifadesi, yazı, hareket ve maksadı hâsıl eden her türlü şey gıybet kapsamına dâhildir.”[35]
Aynı konuyla alakalı olarak İmam Nevevî rahimehullâh da şöyle der:
“Şüphesiz ki gıybet, bir insanı hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır. Bu bazen bizzat onu açıkça zikretmen sureti ile olabileceği gibi, bazen de yazınla, göndermelerinle ya da göz, el ve baş ile işaret etmen suretiyle de olabilir. Bunun (yani bir şeyin gıybet olup-olmadığını bilebilmenin) kuralı şudur: Başkalarına kardeşinin eksikliğini işâr ettiğin/bildirdiğin her şey gıybettir ve haramdır.”[36]
Bir Müslüman açıkça isim vererek gıybetten sakındığı gibi, aynı şekilde îma, tariz ve benzeri gönderme yolları ile gıybet etmekten de sakınmalıdır.
Gıybeti Dinlemek Haramdır!
Gıybet yapmak nasıl Allah’ın razı olmadığı haram işlerdense, gıybet yapılan ortamda bulunup orada konuşulanlara kulak vermekte aynı şekilde Allah’ın razı olmadığı haram işlerdendir.
İslam, nasıl ki küfre rızayı küfür ve zulme rızayı zulüm kabul etmişse, aynı şekilde gıybete rızayı da gıybet kabul etmiştir. Bir ortamda gıybet yapılıyorsa bir Müslüman’ın orada oturması asla caiz değildir. Müslüman’ın o ortamda bulunması ancak yapılan gıybete itiraz ile mümkün olabilir. Eğer itiraz etmeden ve yapılan fiile tepki göstermeden oturmaya devam ederse, ―velev hiç gıybet yapmasa bile― gıybet yapmış hükmünde değerlendirilir.
İmam Nevevî der ki:
“Bilmelisin ki, gıybet, gıybeti yapan kimseye haram olduğu gibi, onu dinleyen ve onu onaylayan kimseye de aynı şekilde haramdır. Gıybet etmeye başlayan birisini işittiği zaman kişinin ―kesin olarak başına bir zarar gelmesinden korkmuyorsa― hemen onu engellemesi gerekir. Eğer kesin olarak başına bir zarar gelmesinden korkuyorsa, o zaman kalbi ile bu işi inkâr etmesi ve imkân bulabiliyorsa hemen o meclisi terk etmesi zorunludur. Şayet dili ile gıybeti reddetmeye veya kesmeye gücü varsa hemen yapmalıdır. Güç yetirdiği halde bunu yapmazsa günaha girmiş olur.”[37]
Rabbimiz, yüce kitabında gerçek müminleri şu şekilde vasfetmiştir:
“Onlar boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler.” (28/Kasas, 55)
“Müminler, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (23/Mü’minûn, 3)
Gıybet, tüm âlimlerimizin ittifakıyla “boş” ve “faydasız” bir iştir. Dolayısıyla onu dinlemek ve ona kulak vermekte “boş” işlerden sayılır. Bu nedenle Müslümanların ayetlerde Rabbimizin övdüğü ve methettiği kullardan olması için çabalamaları gerekmektedir. Bunu becerdiklerinde bırakın gıybeti dinlemeyi, daha ona götürmesi muhtemel olan laflar ortaya atılmaya başladığı ilk anda hemen tepkilerini koyacaklar ve boş laflar ve faydasız lakırdılar dinlememek için hemen olaya müdahale edeceklerdir.
Bir defasında Abdullah İbn-i Mubarek’e:
― “Namazını kılar kılmaz aramızdan ayrılıyor ve bizimle oturmuyorsun; bunun sebebi nedir?” denildi. Bunun üzerine o:
― “Ben Sahabe ve Tabiîn ile birlikte oturuyor, onların eserlerine ve kitaplarına bakıyorum. Sizinle oturup da ne yapayım? Siz insanları çekiştirmekten başka bir şey yapmıyorsunuz” diye yanıt verdi.[38]
Kardeşlerimizin Şeref ve Haysiyetlerini Korumak Bizlere Farzdır
Bir ortamda kardeşlerimizin gıybeti yapılıyor ve onların şahsiyetlerini zedeleyecek konuşmalar dile getiriliyorsa oracıkta hemen tepkimizi koymalı ve onları savunmalıyız.
Bu noktada K‘ab b. Mâlik’in Tebuk Seferi ile alakalı meşhur kıssasında bizim için çok güzel bir ders vardır. Olay şu şekildedir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük’e varınca ashâbın arasında otururken:
“Kâ’b b. Mâlik ne yaptı?” diye sormuştu. Bunun üzerine Ben-î Selime’den bir adam:
― Yâ Resûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu, dedi.
Bunun üzerine Muâz b. Cebel radıyallahu anh ona:
― Ne fena konuştun! Diye yanıt verdi. Daha sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e dönerek “Yâ Resûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz” dedi ve Kâ’b b. Mâlik’i müdafaa etti…[39]
Görüldüğü gibi Muaz b. Cebel radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda yapılan gıybete hemen müdahale etmiş ve kardeşi hakkında hayırdan başka bir şey bilmediğini ortaya koyarak gıybeti dili ile reddetmiştir.
Bu günde aynı pozisyonla karşı karşıya akalan müminlerin, tıpkı Muaz b. Cebel gibi kardeşlerini müdafaa etmeleri ve bu ahlakı, hidayet nurunun söndüğü şu asra taşımaları gerekmektedir.
Bilindiği üzere gıyabında mümin bir şahsiyeti müdafaa etmek üzerine büyük mükâfatların vaat edildiği en büyük amellerden birisidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendilerinin olmadığı yerlerde kardeşlerini savunanlar için hem çok büyük mükâfatların olduğunu bildirmiş, hem de onların ateşten kurtulacağını müjdelemiştir. Ebû’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre O, şöyle buyurmuştur:
 “Kim, (din) kardeşinin  ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.”[40]
 “Kim gıybet hususunda kardeşinin şeref ve haysiyetini korursa, onu ateşten âzad etmesi Allah üzerine bir borç olur.”[41]
 “Kim kendisinin olmadığı yerde kardeşine yardım ederse Allah da dünya ve ahrette ona yardım eder.”[42]
 “Her kim bir Müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa, Allah da onu kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yalnız bırakır. Kim de bir Müslümana şerefinin elden gitmesi ve saygınlığının yi­tirilmesi söz konusu olan bir yerde yardım ederse, Allah da ona ken­disine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yardım eder.”[43]
Bu hadisleri duyduğu halde bir kişi, nasıl olurda kardeşlerinin etlerinin yenildiği ve gıybetlerinin yapıldığı ortamlarda savunma yapmaksızın ve müdafaa etmeksizin oturmaya devam edebilir ki?
Bu hadislerde vaat edilen mükâfatlara nail olmak için kardeşlerimizi savunalım veya en azından kendilerinin mesele hakkında ne dediklerini bilmeden yoruma girişmeyelim. O ortamda gıybet yapanlara da kardeşlerimiz hakkında hayır bildiğimizi söyleyerek konuyu değiştirmelerini öğütleyelim.
Gıybeti Terk Bir Nevi Cihaddır
Selef-i Salihîn, gıybeti terk hususunda son derece kararlı ve azimli idi. Hem kendileri bu kötü ameli işlemez hem de etrafındakilere işlettirmezlerdi.
Vuheyb b. Verd rahimehullâh şöyle demiştir:
“Allah’a yemin olsun ki, gıybeti terk etmek bana altından bir dağı tasadduk etmekten daha sevimlidir.”[44]
Onun yine şöyle dediği nakledilir:
“Gıybeti terk etmek, yaratıldığı günden yok olacağı güne kadar dünyanın bütünüyle bana ait olup onu Allah yolunda infak etmemden benim için daha sevimlidir. Aynı şekilde gözlerimi haramdan korumam, dünya ve içindekilerin tamamıyla bana ait olmasından ve onu Allah yolunda infak etmemden benim için daha sevimlidir. Sonra Allah Teâlâ’nın şu ayetlerini okudu:
“…Birbirinizin gıybetini yapmayın/birbirinizi arkadan çekiştirmeyin…” (49/Hucurât, 12)
“Mümin erkeklere söyle (harama bakmamak için) gözlerini yere indirsinler…” (24/Nûr, 30)[45]
İbnu Vehb rahimehullâh şöyle demiştir:
“Bir insanın gıybetini yaparsam bunun yerine bir gün oruç tutacağım, diye kendi kendime söz vermiştim. Gıybete düşüyor ardından oruç tutuyordum. Lakin bu durum beni oldukça zora soktu. Sonra ‘Her ne zaman bir insanın gıybetini yaparsam buna mukabil bir dirhem sadaka vereceğim’ diye niyet ettim. Neticede dirhem sevgisi bana gıybeti terk ettirdi…”[46]
Bazıları şöyle demiştir:
“Biz, Selef dönemine şahit olduk; onlar gerçek ibadetin namaz kılmakta ve oruç tutmakta olduğunu kabul etmezlerdi. Ancak onlara göre gerçek ibadet, insanların şerefine dil uzatmaktan uzak durmaktı.”[47]
Nefsi terbiye etmek ve onu terbiye için mücadele vermek cihadın nevilerinden birisi sayılmıştır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Gerçek mücahid Allah uğrunda nefsi ile cihad edendir.”[48]
Diğer bir rivayet ise şu şekildedir:
“Cihadın en faziletlisi Allah uğrunda nefsine ve hevâna karşı cihad etmendir.”[49]
Gıybeti terk etmek için elimizden ne geliyorsa yapalım. En iğrenç günahlardan birisi olan bu kötü hasleti terk için nefsimizle düşmanla savaşır gibi savaşalım. Ve unutmayalım ki bu da cihadın bir kısmıdır.
Artık Vejetaryen Olmak İstiyoruz!
Artık insanların etini yemek, midelerimizi onların haram etleri ile doldurmak istemiyoruz. Yani artık vejetaryen olmak istiyoruz!
Müslümanlar bu noktada artık hataya düşmeyi terk etmeli ve insanların gıybetlerini yapmaya bir an önce son vermelidirler. Meclislerimizde Allah’ın gazap ettiği bu haslet artık yer almamalı; bu özellik bizden uzaklaşmalı. Bunu başka bir yolu yok.
Seleften birisi şöyle demiştir:
“Şu üç şeyi yapamıyorsan bari yerine şu üç şeyi yap:
1- Eğer hayır işleyemiyorsan o halde şerrini insanlardan koru.
2- İnsanlara faydalı olamıyorsan, o halde zararını onlardan koru.
3- Eğer oruç tutamıyorsan, o halde insanların etini yeme.”[50]
Bu noktada artık kendimizi tedavi edelim ve kardeşlerimizin şeref ve haysiyetlerine onların gıyabında dil uzatmayalım.
Peki, Ya Çözüm Ne?
Bir insana ‘Şunu yapma’ ‘Bunu yapma’ demekten daha öte ne yapması veya ne yapmaması gerektiğini göstermek eğitim açısından daha etkili ve daha olumlu bir metottur. Bu bakımdan bizlerin ‘Gıybet etmeyin’, ‘İnsanları çekiştirmeyin’ gibi ifadelerle nasihatte bulunması her ne kadar ‘İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma’ babından doğru olsa da, eğitme ve yol gösterme bakımından yeterli değildir. Mutlaka ne yapılması ve nasıl bir metot izlenmesi gerektiği hakkıyla izah edilmelidir. Gıybeti terk edebilmemiz veya bulunduğumuz ortamlarda gıybete düşmememiz için dikkat etmemiz gereken bir takım hususlar vardır. Bunlar özetle şöyledir:
1- Gıybete Götüren Sebepleri Terk Etmek.
İnsanı gıybet etmeye sevk eden birtakım faktörler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

  1. a) Haset. Kişi bazen bir insanı çekemediği ve ona haset ettiği için onun hakkında konuşma ihtiyacı hissedebilir. Kişi bu hastalığı, bu ahlakın kötü insanların ahlakı olduğunu sürekli olarak kendisine hatırlatarak ve hasedin kadere karşı işlenmiş bir suç olduğunu nefsine telkin ederek tedavi edebilir. Bu husus da Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’in şu sözünü hatırlamasının tedavide kişiye son derece faydası vardır:

“İman ile haset asla bir kulun kalbinde bir arada olamaz.”[51]

  1. b) Şakalaşma. Kişi bazen insanları güldürmek ve onların sempatisini kazanabilmek için başkalarını taklit ederek gıybete düşebilir. Bu anlayış da gıybete sevk eden sebeplerin başında gelmektedir. Dolayısıyla gıybetten uzak durmak isteyen bir kişi, aşırı derecede şaka yapmaktan ve dozu kaçırılan mizah anlayışında sakınmalı ve bu şekilde bu hastalığı tedavi etmelidir.
  2. c) Kişinin Kendisini Övmesi. İnsan, bazen başkalarını eleştirerek meydanın sadece kendisine ait olduğuna ve şahs-ı âlilerinin diğer insanlardan daha üstün bir pozisyonda bulunduğuna inanabilir. Böylesi bir inanç taşıyan kişi, arkasından konuştuğu rakiplerini örneğin “O ne bilir”, “Anlamaz”, “Onun anlayışı kıttır”, “Dünyaperesttir” gibi laflarla küçümseyerek muhataplarının kendisine yönelmelerini arzu eder. Bu da insanı, başkalarını eleştirmeye ve onları gıybet etmeye sevk eden unsurlardandır. Unutmamalıyız ki, bir müslümanı hakir görmek en büyük afetlerden birisidir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye şer olarak yeter”[52]

  1. d) Taassup ve Gurupçuluk. Bu da, gıybete götüren sebeplerden birisidir. Adam kendi gurubundan olmayan insanları, sırf diğer insanların gözünden düşürmek ve yaptıklarının hiçe sayılmasını sağlamak amacıyla çekiştirir, eleştirir ve gıybet eder. Bunu yaparken de tek amacı Allah’ın rızası ve davanın maslahatıdır(!) Evet, bu da bir hastalıktır ve tedavi edilmesi zorunludur.
  2. e) Boş Kalmak. İnsanları gıybete sevk eden bir diğer etkende ‘boş kalmak’tır. Kişi boş kaldığından ötürü sıkılır ve insanların kusurlarını araştırmaya, onların eksikliklerini tespit etmeye başlar. Sonrada ulaşmış olduğu bu müthiş bilgileri (!) insanlarla paylaşır. İşte bu da hastalığın bir diğer sebebidir. Müslüman, asla boş biri olamaz, olmamalıdır. Çünkü onun sırtında davayı insanlara ulaştırmak gibi bir sorumluluk vardır. Nasıl olurda bu sorumluluğu unutup insanları eleştirmekle uğraşabilir ki? Bu son derece yanlış bir tutumdur. Rabbimiz şöyle buyurur:

Boş kaldın mı hemen (başka bir) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (94/İnşirah, 7, 8)
Müslüman asla boş kalamaz. Bir işi bitirdi mi hemen Rabbini razı edecek bir diğer işe başlar ve böylece hayatının her alanını yaratıcısının hoşnut olduğu işlerle doldurur. Örneğin, sabah kalkar, ticaretine gider, ticareti esnasında namazını kılar, Allah’ı zikreder, bir sohbet dinler, davet yapmaya çalışır, insanları irşad eder… İşini tamamlayıp yola çıktı mı vakti varsa bir kardeşini veya akrabasını ziyarete gider, onların işleri ile meşgul olur. Evine geldi mi, çocuklarıyla ilgilenir onlara İslam adına bir şeyler anlatır, terbiyelerini vermeye gayret eder. Ardından eşi ile kitap okur, dinini öğrenmeye ve öğretmeye çalışır, beraberce bir hocaya kulak verirler, davasının geleceğini dertleşir, İslam’a daha nasıl faydalı olacaklarını istişare ederler. Boş günlerinde bir sohbete gider veya ihtiyaç sahibi insanlar için koşuşturur… İşte bunun gibi hayatının her alanını dolu dolu ve İslamî faaliyetlerle geçirir Müslüamn. Allah’ı razı edecek şeylerle hayatını güzelleştirir. Hayatı böylesi şeylerle dolmuş olan bir kimse, gıybet etmeye vakit bulabilir mi?
2- İnsanların Kusurlarından Öte Kendi Kusurlarımızla Uğraşmak.
Bu konuya önceki satırlarda kısmen temas etmiştik. Kişi, kendisinin kusurlarını bilirse onları düzeltmeye uğraşmaktan dolayı başkalarının kusurlarıyla uğraşmaya vakit bulamaz.
Kendi kusurlarını unutup başkalarının kusurlarıyla uğraşan bir insan ne kadar cahil ve ne kadar gafildir!
Kişi kendi ilmî yetersizliğini görmez; ama bir başkasının ilmini eleştirir. Cimriliğini bilmez; ama başkalarının sadakalarıyla uğraşır. Konuşmayı beceremez; vaz-u nasihat edenlerle uğraşır. Tebliğ yapamaz; tebliğ yapanların kusurlarını araştırır…
Böylesi bir insan ne kötü bir insandır! Böylesi bir arkadaş ne kötü bir arkadaştır! Bu şahıs, kendi eksikliklerini bilseydi başkalarının eksiklikleri ile uğraşır mıydı? Kendi eksikliklerini görmediği için başkalarının kusurları kendisine dağ gibi gözükmektedir.
Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh’in şu sözü ne de anlamlıdır!
“Ey Âdemoğlu! Kardeşinin gözüne batan bir çöpü görürsünde kendi gözündeki koca kökü fark etmezsin!”[53]
Önceki başlıkların birisinde aktardığımız şu rivayeti önemine binaen tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum:
Arkadaşları Rebi‘ b. Haysem’e:
― ‘Seni, hiç birilerinin gıybetini yaparken görmüyoruz?’ dediler. Bunun üzerine Rebi‘, onlara:
― ‘Ben kendi halimden hoşnut değilim ki, başkalarının kusurları ile uğraşayım’ diye karşılık verdi.[54]
Her şeyden önce kendi eksikliklerimizi tamamlamaya çalışmalı ve onları ıslah ile meşgul olmalıyız. Bunu yaparsak zaten başkalarının kusurları ile meşgul olmaya vaktimiz kalmayacaktır.
3- Boş Konuşmalardan Yüz Çevirmeye Kendimizi Alıştırmak, Suskunluğu Tercih Etmek.
Ömer radıyallahu anh’ın dediği gibi çok konuşan insan çok hataya düşer.[55] Bizler eğer çok ve boş konuşursak, gıybet gibi Allah’ın yasakladığı günahlara düşmemiz kaçınılmaz olur. Bu nedenle insanın gıybetten uzak durabilmesi için her şeyden önce ona sevk edecek konuşmalardan uzak durması gerekmektedir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Âdemoğlunun tüm konuşmaları aleyhinedir, faydasına değildir. Ancak iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve Allah’ı anmak bunun dışındadır.”[56]
Allah’ı anmaksızın çok konuşmayın. Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah’tan en uzak kimseler olduğu  kesindir.”[57]
İnsan, genellikle konuşmayı sever. Konuşulacak şeyler de çoktur. Ancak sözlerin ve konuşmaların hiç şüphesiz gerekli-gereksiz, güzel-çirkin, hayır-şer, yapıcı-kırıcı olanları vardır. Asıl görevi  Allah’a kulluk olan, hayatı sınırlı, sonlu ve yaptıklarından sorumlu insanların elbette bu konuda son derece dikkatli davranmaları gerekir. Çünkü bu konuda gösterilecek ihmal ve dikkatsizliğin getireceği zarar ve pişmanlık çok büyüktür.
Hadisimizin bize öğrettiğine göre, Allah’ı anmaksızın çok çok, uzun uzun  konuşmak  kalp katılığına sebeptir. Âlimler kalp katılığının belirtilerini şöyle belirtmişlerdir: Meselâ, hakkı dinlemekten, hakka kulak vermekten uzak durmak; halk arasına karışıp günlerini geçirmeye düşkünlük göstermek; haşyet azlığı, huşû ve gözyaşı yokluğu, âhiret konusunda derin bir gaflet. Bu sayılanlar, bu göstergelerin başlıcalarındandır. Bu durumdaki bir kalbin sahibi, artık sadece  sürekli konuşan ve fakat yüce duygularını kaybetmiş, kaskatı, âdetâ taşlaşmış demektir. Böyle bir kişinin konuştukları ise, ne yaptığını bilmeyen hastanın hezeyanlarından hiç de farklı değildir. Bu ise, o kişiyi her geçen gün biraz daha olması gereken yerden, yani kulluk çizgisinden, Allah’tan ve Allah’ın rahmetinden uzaklaştırır. Nitekim hadisimiz de bu acı sonu haber vermektedir:“Allah’tan en uzak olanlar, katı kalpli kimselerdir.”
Böylesine ciddî ve ağır sonuçlara sebep olan dilin, korunmasının lüzûmu ve önemi ortadadır.
Ukbe İbni Âmir  radıyallahu anh anlatır:
― “Ey Allah’ın Resûlü! Kurtuluş (sebebi) nedir?” dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
― “Aleyhine olacak sözlerden dilini tut, evinde kalmayı yeğle, kendi günahın için pişmanlık duyarak gözyaşı dök!” buyurdu.[58]
4- Hak İle Meşgul Olmak
Kendisini Allah’ın razı olacağı şeylerle meşgul eden kimse gıybet etmeye asla vakit bulamayacaktır. Gıybet, genellikle hak ile meşgul olmayan insanların yapacağı bir ameliyedir. Hak ile meşgul olanlar ise bu ameliyeye Allah’ın izni ile bulaşmazlar.
İmam Şafiî rahmetullahi aleyh şöyle demiştir:
“Sûfîlerle bir süre arkadaşlık ettim, ancak şu iki güzel sözün haricinde onlardan hiçbir şey istifade edemedim:
Zaman bir kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser.
Sen kendini hak ile meşgul etmezsen batıl seni işgal eder.[59]
Evet, gerçektende sen, Kur’an okumak, namaz kılmak, Allah’ı zikretmek, sohbetlere gitmek, mazlumlara yardım faaliyetlerinde bulunmak, tebliğ ve davet yapmak gibi hak işlerle meşgul olmazsan, yapacağın şey, televizyon karşısında saatler geçirmek, internette vakit öldürmek veya boş insanlarla laklak etmek gibi cennet kazandırmayan boş şeylerle vakit geçirmek olacaktır.
5- Gıybet Ortamlarını Terk Etmek
Gıybete düşmemenin en sağlam yollarından birisi de budur. Gıybet edilen ortamlarda bulunan bir insan, “Şimdi uyarıda bulunursam acaba millet bana ne der?” gibi batıl gerekçelerle orada konuşulan şeylere itiraz edemez. İtiraz etmediği için de orada cereyan eden tüm konuşmaların vebaline ortak olmuş olur. Önceki satırlarda da değindiğimiz gibi, İslam, küfre rızayı küfür; zulme rızayı zulüm kabul ettiği gibi günaha rızayı da günah kabul etmiştir. Gıybette büyük günahlardan birisidir. Bu nedenle bir ortamda gıybet yapılıyorsa, yapılan gıybete itiraz etmeden ve tepki göstermeden oturmaya devam etmek “rıza” kapsamında değerlendirilir. Böylesi bir insanın “Ben bu gıybetten razı değildim; kalben buna buğz ediyorum” demesi muteber değildir. Eğer gerçektende buğz ediyor olsaydı, en azından o ortamı terk ederdi. Ortamı terk etmediğine göre yapılan günaha rıza gösterdiği kesinlik kazanmış olur.
İşte bu nedenle bir müslümanın gıybet edilen ortamlarda hatta ve hatta gıybet edilmesi muhtemel olan meclislerde bile bulunması doğru değildir. Aksi halde gıybete ortaklık etmiş olur.
İslam alimleri şöyle demişlerdir: “Gittiğin mecliste gıybet olacağını sezinlediğin anda neticesi ne olursa olsun oraya gitmekten vazgeç.”
Bu nasihatlere kulak vermeli ve gıybet meclislerini terk etmeliyiz.
6- Kıyamet Günü Gıybetçinin Karşılaşacağı Kötü Akıbeti Düşünmek.
İnsanı gıybetten vazgeçiren bir diğer husus da kıyamet günü gıybetçinin karşılaşacağı kötü akıbeti düşünmektir. İnsan, kıyamet gününde gıybetçinin, kendisine en çok muhtaç olduğu anda güzel amellerinin nasıl yok olacağını ve iyiliklerinin kendisinden alınıp gıybet ettiği kişiye aktarılacağını düşündüğü vakit gıybet etmekten korkar.
Bilinmelidir ki gıybet, kişinin iyiliklerini yok eden, eğer iyilikleri yoksa karşı tarafın günahlarını kendisine yükleyen kötü amellerden birisidir.
Bir defasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb:
― “Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” diye karşılık verdi. Bunu üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Şüphesiz ki ümmetim içerisinde (gerçek) müflis, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelen, fakat şuna sövdüğü, buna zina isnâd ettiği, şunun malını yediği, ötekinin kanını döktüğü, berikini dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna-buna verilen ve üzerindeki kul hakları daha bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenen sonra da cehenneme atılan kimsedir” buyurdu.[60]
Evet, namaz kıldığı, oruç tuttuğu ve benzeri güzel ameller işlediği halde bir takım günahlar işleyen sonra da o günahlarının cezası olarak iyiliklerini karşı tarafa veren, eğer iyiliği kalmamışsa karşı tarafın kötülüklerinden yüklenen kimse kelimenin tam anlamıyla iflas etmiştir ve gerçektende “müflis”tir.
Bu akıbeti düşünen bir insan eğer hâlâ gıybete devam ediyorsa ya bu tehditleri içine sindirememiş bir zavallıdır ya da nefsinin arzularına esir olmuş bir köledir.
Adamın birisi bir gün Hasan-ı Basrî’ye:
― “Duydum ki benim gıybetimi yapmışsın” dedi. Bunu duyan Hasan-ı Basrî adama:
― “Kusura bakma ama, yanımda iyiliklerime seni ortak edecek kadar bir değerin henüz yok!” diye karşılık verdi.
Adamın birisi bir gün yine Hasan-ı Basrî’ye: “Falanca senin gıybetini yaptı” dedi. Bunu duyan Hasan rahimehullah, gıybetini yapan adama hemen bir tabak yaş hurma gönderdi ve şöyle dedi:
“Duydum ki güzel amellerini bana hediye etmişsin! Bu nedenle sana karşılığını vermek istedim. Biliyorum, gönderdiğim hurmalarla senin yaptığını bihakkın ödeyemem ama beni mazur kabul eyle!”[61]
Abdurrahman b. Mehdî der ki:
“Allah’a isyan olmasından korkmasaydım şu şehirdeki herkesin benim gıybetimi yapmasını isterdim. Kişinin yapmadığı bir ameli amel defterinde görmesinden daha güzel ne olabilir ki?”[62]
Tüm bunlardan sonra insan hâlâ gıybete nasıl devam edebilir ki?
Evet, bu saydıklarımız kişiye gıybeti terk ettirmede yardımcı olan sebeplerden bazılarıdır. İnsan bunlara dikkat ettiği sürece Allah’ın yardımıyla gıybetten uzak duracaktır.
Hepimiz “Ebu Damdam” Olmalıyız
Bir Müslüman yanlışlık hakkımızda konuşabilir. Bizi gıyabımızda eleştirip gıybetimizi yapmaya yeltenebilir. Bunlar hayat içerisinde karşılaşabileceğimiz olağan şeylerdendir. Sahabenin bile gıybeti yapılmışsa bu dünyada bizim gıybetimizin yapılamamsı abestir. Böylesi bir durumla karşılaşırsak şayet katı, kaba ve sert olmak yerine daha affedici, daha bağışlayıcı ve daha merhametli olmaya çalışmalıyız. Dava arkadaşımızın ve aynı akideye gönül vermiş bir kardeşimizin şahsımızın gıybetini yapması elbette kaldırılacak, tahammül edilecek gibi bir suç değildir. Çok yaralayıcı, çok yıkıcı bir ameliyedir. Kalbimizde ona karşı bir kırgınlığın olması kaçınılmazdır. Belki de kalbimiz, yaptığı bu şeyden dolayı ona karşı hiçbir zaman eski hassasiyetini koruyamayacaktır. Bütün bunlar gıybetten sonra husule gelmesi beklenen şeylerdir; ama “Affedici” Allah’ın affedici kulu olmaya çalışan bir müminin, cezalandırıcı bir tavır yerine bağışlayıcı bir tavır sergilemesi hiç şüphesiz ki daha erdemli ve daha onurlu bir tavırdır. Kardeşlerimizin de insan olduğunu, onlarında hata edebileceğini hatırımızdan çıkarmamalı ve “İnsandır; yapabilir” diyerek merhametli bir tavırla affetmeyi bilmeliyiz. Efendimizin ifadesi ile hepimiz ‘Ebu Damdam’ olmalıyız. Siz, ‘Ebu Damdam’ kimdir bilir misiniz?
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
Sizden biriniz ‘Ebu Damdam’ gibi olmaktan aciz midir? Bu zat her sabah şöyle dua ederdi: “Ey Allah’ım! Ben, (dilleriyle) şerefimi ayaklar altına alan/gıybetimi eden kullarına hakkımı bağışlıyorum.”[63]
Diğer bir rivayet ise şöyledir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabına:
“Sizden her biriniz, Ebu Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye sordu. Orada bulunan sahabîler:
― “Ebu Damdam da kimdir? (Ey Allah’ın Rasulü!) dediler. Bunun Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“O, Sizden önceki (kavim)ler içerisinde bulunan bir kimsedir. O her sabah: ‘Allah’ım! Ben, bana küfreden kimselere şerefimi (lekeleyen bu küfürlerinden dolayı üzerlerine geçen hakkımı) helal ediyorum’ diye dua ederdi.”[64]
Gelin bizde kardeşlerimize karşı birer “Ebu Damdam” olalım ve Efendimizin bu temennisini yerine getirelim.
Gıybetin Caiz Olduğu Durumlar
Gıybet, haram olan amellerden olmakla birlikte birkaç hususta zarurete binaen caiz görülmüştür. Bilinmelidir ki İslam’da zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar. Ama bu da zaruretin miktarı ile sınırlıdır. Bu miktar aşıldığı anda tekrar haramlık söz konusu olur. Örneğin, bir insan açlıktan ölmek üzeredir. Ve elinde domuz etinden başka hiçbir yiyecekte yoktur. Ve bu insan 100 gr. domuz eti yediğinde ölümden kurtulacaktır. Böylesi bir durumda İslam o şahsın domuz eti yemesine cevaz vermiştir; ama ölmeyecek kadar olan miktarına. Eğer bu şahıs 100 gr.la kurtulacağı halde 200 gr. yerse zaruret miktarını aştığı için harama düşmüş olur.
İşte bunun gibi gıybet meselesi de zaruret hallerinde zaruret miktarınca helal sayılmıştır. Ama kişi bu miktarı aşarsa yaptığı şey haram olur ve Allah huzurunda hesap vermeyi gerekli kılar.
Şimdi, âlimlerimizin hangi durumlarda gıybetin yapılabileceğine cevaz verdiğini maddeler halinde izah etmeye çalışalım.
İmam Nevevî der ki:
“Bilesin ki gıybet  ancak, kendisine başka yolla ulaşmak mümkün olmayan sahih, şer‘î bir sebeple mubah olur. Gıybeti mubah kılan sebepler altıdır:

  1. Tezallüm. Zulme uğramış bir kimsenin, hükümdar veya hâkim gibi, zâlime karşı kendisine yardımcı olabilecek yetki ve kudrete sahip birine gidip “Falan bana şöyle şöyle haksızlık etti” demesi câizdir.
  2. Bir Kötülüğün Önlenmesi Veya Bir Asînin Yola Getirilmesini Temin İçin Yardım İstemek. Kişinin, güçlü olduğunu sandığı bir kimseye gidip sırf bir kötülüğü ortadan kaldırmak niyetiyle, “Falanca şu kötü işleri yapıyor, onu bundan alıkoy” demesi câizdir. Böyle bir niyet taşımazsa, bu yaptığı haramdır.
  3. Fetvâ Almak. Bir kişinin müfti’ye gidip “Babam, kardeşim, kocam veya falan adam bana zulmetti. Bunları yapmaya hakları var mıdır? Bundan kurtulmamın, hakkımı almamın ve haksızlığı önlememin yolu nedir?” gibi sözler söylemesi, ihtiyaçtan dolayı câizdir. Ancak, “Şöyle şöyle yapan bir kimse veya  bir eş hakkında ne dersiniz?” diye üstü kapalı olarak durumu arz etmesi ihtiyata daha uygun ve fazilete daha muvafık olur. Nitekim böyle bir üslupla da maksat hâsıl olur. Bununla beraber, inşallah aşağıda zikredeceğimiz Hind radıyallahu anhâ’nın rivayet ettiği hadiste olduğu gibi haksızlık eden şahsın açıkça söylenmesi de câizdir.
  4. Müslümanları Şerden Sakındırmak Ve İyiliklerini İstemek (Nasihat). Bunun çok çeşitli uygulaması vardır:
  5. a) Hadis râvilerinden ve şâhidlerden kusurlu olanları cerh etmek. Bu, müslümanların icmâı ile câizdir. Hatta yerine göre vâcip bile olur.
  6. b) Bir kimse ile dünürlük, ortaklık, komşuluk, alış-veriş vs. yapılmak, emânet bırakmak istenildiği zaman ve benzeri durumlarda  kendisine danışılan kişinin bildiğini gizlememesi, aksine büyük bir hayırhahlıkla bildiklerini olduğu gibi söylemesi gerekir.
  7. c) Dini ve din ilimlerini öğrenmek isteyen birinin, bid‘atçı veya günahkâr (fâsık) bir hocadan ders aldığına şâhid olup zarar göreceği endişesine kapılan kimsenin, o öğrenciye öğüt verip hocasının halini açıklaması gerekir. Bu da yine sırf öğüt vermek maksadına yönelik olmalıdır. Bu iş tehlikeli ve yanılgıya açıktır. Çünkü uyarıda bulunan kişi çekememezlik duygusuna kapılmış olabilir. Şeytan onu yanıltabilir. Bu noktada çok uyanık ve dikkatli olmak gerekir.
  8. d) İster ehli olmadığı için, ister günahkâr olduğu için, isterse başkaları tarafından yanıltıldığı için yahut  daha başka bir sebepten dolayı üstlendiği görevi gerektiği şekilde yapmayan bir yetkilinin durumunu, daha üst bir yetkiliye bildirmek suretiyle o görevlinin dürüst hareket etmesini sağlamasını veya onu görevden uzaklaştırarak lâyık olan bir başka kişiyi görevlendirmesini sağlamaya çalışmak, onu buna teşvik etmek  câiz ve gereklidir.
  9. Fıskı ve Bid‘atçılığı Âşikar Olan Kimseyi Konuşmak. Meselâ açıkta şarap içmek, insanların malına el koymak, haksız öşür almak, haraç kesmek, zorla baş olmaya, başa geçmeye çalışmak, kötü ve gayri meşrû işlere yönelmek gibi tavırlar gösteren kimsenin hakkında konuşmak câizdir. Çünkü kendisi kötülüğünü açığa vurmuştur. Ancak onun açığa vurduklarının dışındaki başka ayıplarının anılması ―onların da söylenmesini gerektiren daha başka  sebep veya sebepler yoksa― haramdır.
  10. Tarif Etmek. Bir insan şaşı, topal, sağır, kör ve buna benzer başka lakaplarla biliniyorsa, onu sırf tarif edebilmek için bu lakapları kullanmak caizdir. Ancak bu lakapların, kişinin değerini düşürme amacıyla takılması haramdır. Böyle lakaplarla bilinen kişilerin bu lakaplar söylenmeden tarif ve tanıtımı mümkün olduğu sürece bunları kullanmamak daha doğrudur.

Gıybetin câiz olduğu yerler konusunda bu altı sebebi âlimler ortaya koymuşlardır. Bunların çoğunda da ulemanın görüş birliği vardır. Bu husustaki deliller, sahih ve meşhur hadislerdir. Şimdi onlardan bazılarını zikredelim:
Âişe  radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber’in yanına girmek için izin istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Kabilesinin  kötü adamıdır, ama izin verin ona” buyurdu.[65]
Yine Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Falan ve falanın dinimizden bir şey bildiklerini sanmam.[66]
Fâtıma Binti Kays radıyallahu anhâ şöyle dedi: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve:
― Ebü’l-Cehm ve Muâviye İbn-i Ebû Süfyân beni istiyorlar (ne dersiniz) dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
― “Muâviye malı olmayan fakirin biridir. Ebü’l-Cehm ise, sopasını omzundan indirmez/çok dayak atar” buyurdu.[67]
Zeyd İbni Erkam  radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in maiyetinde bir sefere çıkmıştık. Müslümanlar büyük bir yokluk ve sıkıntı içindeydi. Asker arasında bulunan Abdullah İbn-i Übey, yandaşlarına:
― Allah’ın elçisinin çevresindekilere sakın bir şey vermeyin ki, onu terk etsinler. Eğer Medine’ye dönersek, güçlü olanlar  güçsüzleri oradan mutlaka çıkarıp atacaktır, dedi.
Ben de gidip bu olayı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber verdim. Peygamber aleyhisselâm Abdullah’a adam gönderip  durumu soruşturdu. O, böyle bir söz söylemediğine dair yemin üstüne yemin etti. Bunun üzerine sahâbîlerden bazıları: “Zeyd, Hz. Peygamber’e yalan söyledi” dediler. Allah Teâlâ, benim doğru söylediğimi tasdik eden “Münâfıklar sana geldikleri zaman…” diye başlayan Münâfıkûn sûresi’ni Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e  indirinceye kadar, onların bu sözlerinden dolayı son derece üzüldüm. Daha sonra, Hz. Peygamber  kendilerine istiğfar etmek için onları davet etti, fakat onlar buna da yanaşmadılar.[68]
Âişe  radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e:
― Ey Allah’ın Resûlü! Ebû Süfyân çok cimri bir adam. Onun haberi olmadan benim aldığım dışında bana ve çocuğuma yetecek derecede bir şey vermiyor. (Benim bu yaptığım doğru mu?) dedi. Hz. Peygamber de:
― “Örfe göre kendine ve çocuğuna  yetecek kadar al!” buyurdu.[69]
Aktardığımız bu rivayetlerin tamamı, gıybetin bazı hal ve durumlarda caiz olabileceğini gösteriyor. Lakin yukarıda da değindiğimiz gibi bu durumda zaruret miktarını aşmamaya ve şayet zaruret varsa konuşmaya özen göstermemiz gerekir. Aksi halde her an gıybete düşme ihtimalimiz söz konusudur.
Burada bir meseleye daha temas etmek istiyorum: Kimi zaman insanlar, aralarında problem yaşıyorlar. Ve zorunlu olarak bu problemi aşmaları gerekiyor. Problemi çözüme kavuşturma adına birilerini devreye sokma ihtiyacı hâsıl oluyor. Bu, aslen caiz olan bir husustur. Üstteki maddelerde gördüğümüz üzere, problemi halletme adına meseleyi çözüme kavuşturacak bir merciye müracaat etmekte her hangi bir beis yoktur. Lakin burada dikkat edilmesi gereken husus, meselenin anlatıldığı veya iletildiği mercinin ―ki bu merci bir şahıs olabileceği gibi bazen bir gurupta olabilir― kesinlikle problemi çözüme kavuşturacak bir yetkiye sahip olması veya en azından bunun umulması gerekir. Aksi halde kendisi ile problem yaşanılan müslümanın hata veya kusurları gereksiz bir makama iletildiği için, günaha düşülmüş olur.
Bu konuya da son derece dikkat etmemiz gerekir. Aksi halde hiç farkında olmadan Rabbimizin gazabını gerektirecek bir iş yapmış oluruz.
Kâfirin Gıybeti Olur mu?
Gıybet hakkında varit olan nasslara göz attığımız zaman gıybetin, ilk etapta yalnızca Müslümanlar hakkında söz konusu olduğunu görürüz. Örneğin, “Birbirinizin gıybetini yapmayın…”(49/Hucurat, 12) ayeti yalnızca bizden olan insanların gıybetinin yapılmasını yasaklamaktadır. Yine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Gıybet, (din) kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır” diye gıybetin tanımına dair söylemiş olduğu söz de aynı şekilde gıybetin sadece kardeşlerimiz hakkında geçerli olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu nedenle, gıybetin sadece müminler hakkında geçerli bir eylem olduğunu, kâfirin ise gıybetinin olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Lakin burada hemen belirtmemiz gerekir ki, bizim bu sözlerimizden “Her kâfirin gıybeti yapılabilir” şeklinde bir netice çıkarmak yanlıştır. Ulemanın ifade ettiğine göre kâfir kimse eğer İslam devletinin emanı altında yaşayan zımmî birisi ise gıybeti tıpkı müslümanın ki gibi haramdır; eğer Müslümanlarla savaşan harbî birisi ise o zaman caizdir.[70]Bunun en büyük delili Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Hassan b. Sabit radıyallahu anh’a müşrikleri hicvettirmesidir. Eğer bu gıybet olsaydı efendimiz yapmaz ve yaptırmazdı.
Burada ifade etmemiz gereken bir diğer husus da şudur: Bir kâfirin gıybetinin yapılabilmesi ancak şer‘î bir gerekçe ile mümkün olur. Aksi halde, ortada şer‘î bir gerekçe yoksa kâfirin arkasından konuşmak:

  1. a) boş ve abes bir işle meşgul olmak,
  2. b) duyduğu zaman bizden soğumak,

gibi şeylere vesile olacağı için uygun değildir. Üstte de belirttiğimiz gibi, Müslümanlar, boş işlerden ve faydasız ameliyelerden yüz çevirmekle mükelleftirler. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Onlar boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler.” (28/Kasas, 55)
Gerçek müminlerden bahsederken de şöyle buyurur:
“Müminler, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (23/Mü’minûn, 3)
İmam Ğazalî, kâfirin gıybeti hakkında kendisine yöneltilen bir soruya şöyle cevap vermiştir:
“Gıybet müslümanın hakkında üç sebepten dolayı caiz değildir. Bu üç sebep şudur:
1- Müslümana eziyet vermek.
2- Allah’ın yarattığı şekli eleştirmek.
3- Vakti faydasız şeylerle zayi etmek.
Birinci madde haramlığı ifade ederken, ikinci madde keraheti bildirir. Son madde ise evlâ olan bir şeyi terk manasındadır.
‘Zımmî’ birisinin gıybeti; malının, canının ve şerefinin korunma altına alınması noktasında tıpkı müslümanın gıybeti gibidir. Müslümanlarla savaşan ‘harbî’ bir kimsenin gıybeti ise, birinci maddeye nazaran haram değildir. İkinci maddeye nazaran mekruh; üçüncü maddeye nazaran ise evlâ olanı terktir.
Bidatçinin gıybetine gelince; eğer bidatçi Müslümanlarla savaşan ‘harbî’ bir kimse gibi ise hükmü tıpkı ‘harbî’nin hükmü gibidir. Eğer böyle değilse o zaman müslümanla aynı hükme tabidir. Ancak bidatini dile getirmek mekruh değildir.[71]
Aktardığımız bu nakillerden ötürü kâfir bile olsa rastgele insanlar hakkında konuşmamalı, eğer ille de konuşacaksak Allah’ı O’nun azabını hesaba katarak konuşmalıyız.
Gıybet Yapan Kimsenin Tövbesi
Bilindiği üzere gıybet, Allah’ın haram kıldığı en kötü günahlardan birisidir. Bir insan, bilerek veya bilmeyerek bu günahı işlediği ve ardından pişmanlık duyduğunda acaba tövbesi nasıl olmalıdır?
Bu meseleyi tahlil edebilmemiz için öncelikle tövbenin şartlarını bilmemiz gerekir. İslam âlimlerinin bildirdiğine göre tövbenin “üç” şartı vardır:

  1. 1. Allah için pişmanlık duymak.
  2. Bir daha yapmamaya karar vermek.
  3. 3. O günahı terk etmek.[72]

Tabii ki bu şartlar, Allah ile bizim aramızda olan günahlar içindir. Eğer işlenilen günah, gıybet gibi bir kulun hakkı ile alakalı ise o zaman bu üç şartın yanına bir dördüncüsü daha eklenir. O da “helallik dilemek”tir.
Kul hakkı ihlali söz konusu olduğu zaman kişinin hak sahibi ile helalleşmesi ve kendisini ona affettirmesi gerekmektedir. Çünkü hakkın sahibi Allah celle celaluhu değil, o şahıstır. Lakin gıybet meselesinde Müslümanların arasının bozulmasına vesile olacağı için, helallik dilenip-dilenmemesi gerektiği hususu âlimler arasında tartışmalıdır. Bu noktada âlimlerimiz iki gruba ayrılmışlardır:
1) Bir kısım âlimler kesinlikle helalleşmenin zorunlu olduğu görüşündendir.
2) Diğer bir kısım âlim ise bunun zorunlu olmadığını düşünmektedir.
Burada hemen belirtelim ki, helalleşmenin zorunlu olmadığını düşünen âlimler şöyle bir ayırıma gitmişlerdir:

  1. Eğer gıybeti yapılan kimse bunu biliyorsa helallik dilemek birinci grupta yer alan alimlerin dediği gibi, zorunludur.
  2. Ancak gıybeti yapılan kimse kendisinin gıybetinin yapıldığını bilmiyorsa o zaman helallik dilemeye gerek yoktur. Lakin bunun affedilebilmesi içinde gıybeti edilen şahıs için gıyabında eleştirildiği ve arkasından konuşulduğu yerlerde bolca iyiliklerinden bahsedilir, hayırla anılır. Eğer böyle olursa gıybet günahının affedilmesi söz konusu olabilir. Nitekim Efendimiz’den nakledilen sened bakımından zayıf bir hadiste şöyle buyrulur:

“Gıybet günahının kefareti, gıybetini ettiğin kimse için bağışlanma dilemendir.”[73]
Bir takım maslahatların bazı mefsedetlere ağır basmasından ötürü bu görüş ―Allah yine de en iyisini bilir― tercih edilmeye en elverişli olan görüştür. Zira bu sayede;
1- Müslümanların birliği muhafaza edilmiş olur. Eğer bir kimse arkasında çekiştirdiği bir kardeşine gidip “Ben senin gıybetini yapmıştım” dese bu, bazı küslüklere meydan verir. Müslümanların birliğinin muhafaza edilmesi için dememek daha uygundur.
2- Kalp kırgınlığının önüne geçilmiş olur. Yine bir Müslüman kardeşinin yanına varıp “Ben senin gıybetini yapmıştım” dese, her ne kadar “Önemli değil” diye karşılık alsa da bunun, o kimseye karşı kalpte bir kin bırakacağı kesindir. Bu da Müslümanların gücünün zayıflamasına neden olur.
İşte bu nedenlerden ötürü eğer bir kardeşimizin gıybetini yapmışsak bunu ona bildirmemeliyiz. Bizim bu noktada yapacağımız en ideal yol; gıybetini ettiğimiz meclislerde onun için hayırlı cümleler kullanmak, hakkında iyi ve olumlu şeyler söylemek ve eğer mümkünse, hatamızı itiraf etmektir. Bu sayede inşâallah Rabbimizin bizi affetmesini umabiliriz.
Son Olarak
Burada yapmaya çalıştığımız nasihatlerdeki amacımız; insanlar ve hatta alimler arasında bile bir virüs gibi yayılmış olan gıybet hastalığından kardeşlerimizi korumaya çalışmaktır. Bizler Müslümanlar olarak bu tür hastalıklardan kendimizi ve etrafımızda ki kardeşlerimizi korumak zorundayız. Aksi halde Allah’ın gazabını üzerimize çekmiş oluruz ki, bu, hem dünyamıza hem ahretimize hem de kendisine çağırdığımız pak davamıza zarar verir.
Ramim önce beni sonra da sizleri bu hastalıktan muhafaza buyursun. Yapmış olduğumuz gıybetlerimizi ―şayet varsa― affetsin ve bir daha bu günaha dönmemeyi bizlere nasip eylesin.
 
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (17/İsrâ, 53)
Ve’l-Hamdu lillahi rabbi’l-âlemîn…
 

Faruk Furkan/Arzusucennetolanlar

[1] Buhârî, İman, 4, 5.
[2] Benzeri rivayetler için bkz: Beyhakî, “Şuabu’l-Îman”, 5/314.
[3] Tirmizi, Zühd, 10.
[4] Tefsiru’l Kur’ani’l Azim, c. 4, Sf. 286.
[5] Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 4/286.
[6] A.g.e. Sf. 286.
[7] İbn Mace, 4171 numaralı rivayet.
[8] Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî rivayet etmiştir. Hadis “sahih”tir.
[9] Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, 536.
[10] Buhârî, Rikak 23.
[11] İbn Mace, 4171 numaralı rivayet.
[12] Tirmizî, Zühd 61.
[13] Tirmizî, Zühd 61.
[14] İbn Hacer bu hadisi “Taberanî”nin rivayet ettiğini söylemiştir. Bkz: Fethu’l-Barî, 11/309.
[15] Teâlev Nü’min Sâaten, sf. 35.
[16] Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, sf. 161.
[17] “es-Samt”, İbn Ebi’d-Dünya, 1/550.
[18] Hattabî, “el-Uzle”, sf. 41.
[19] “es-Samt”, İbn Ebi’d-Dünya, 1/68.
[20] Muvatta, “Babu Ma Yükrahu Mine’l-Kavl”
[21] Müslim, Birr 70.
[22] “Silsiletü’l Ehâdisi’s-Sahîha”, 3420.
[23] Bkz: 22/Hac, 25.
[24] “es-Samt”, İbn Ebi’d-Dünya, 1/137.
[25] Şuabu’l-Îman, 5/314.
[26] Ebû Dâvûd, Edeb, 35.
[27] Ebû Dâvûd, Edeb, 35; Tirmizî, Kıyâmet, 51.
[28] Ebû Dâvûd, Edeb, 40, hadis no: 4880.
[29] Abdullah İbn-i Mübarek, “ez-Zühd” sf. 69, 70.
[30] Mukaddem, “Hurmetu Ehli’l-İlm”, sf. 38.
[31] A.g.e. sf. 41.
[32] Hattabî, “el-Uzle”, sf. 41.
[33] Buharî, 2442 numaralı rivayet.
[34] Bundan sadece birkaç husus istisna edilmiştir ki, buna ―inşâallah― yazımızın ilerleyen sayfalarında temas edecek ve hangi yerlerde gıybetin caiz olduğunu izah etmeye çalışacağız.
[35] İhyâ, 3/142, 143.
[36] “el-Ezkâr”, sf. 290.
[37] “el-Ezkâr”, sf. 291.
[38] Zehebî, “Siyeru A‘lami’n-Nübelâ”, 8/398.
[39] Rivayet için bkz: Buhârî, Megâzî, 79.
[40] Tirmizî, Birr, 20.
[41] Elbânî, “Sahîhu’l-Cami”, 5/290.
[42] Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, 1217.
[43] EbU Dâvûd, rivayet etmiştir. Bkz. “Sahîhu’l-Cami”, 5/160.
[44] “et-Tevbîh ve’t-Tenbîh”, 169 numaralı rivayet.
[45] Tenbîhu’l-Ğafilîn, 1/179.
[46] Zehebî, “Siyeru A‘lami’n-Nübelâ”, 9/228.
[47] Gazalî, “İhyâ”, 3/152.
[48] Tirmizî, 1631.
[49] Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, 1496.
[50] Mukaddem, “Hurmetu Ehli’l-İlm”, sf. 61.
[51] Elbânî, “Sahîhu’n-Nesâî”, 2912.
[52] Müslim rivayet etmiştir. Hadis no: 2564.
[53] Abdullah İbn-i Mübarek, “ez-Zühd” sf. 69, 70.
[54] Mukaddem, “Hurmetu Ehli’l-İlm”, sf. 38.
[55]Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, sf. 161; Teâlev Nü’min Sâaten, sf. 35.
[56] Tirmizî, 2412.
[57] Tirmizî, 2411.
[58] Tirmizî, 2406.
[59] İbn Kayyım, “Medâricu’s-Sâlkîn”, 3/129.
[60] Müslim, Birr, 59.
[61] Tenbîhu’l-Ğafilîn, 1/186.
[62] Beyhakî, “Şuabu’l-Îman”, 5/305.
[63] Ebû Dâvûd, 4886.
[64] Ebû Dâvûd, 4887.
[65] Buhârî, Edeb, 38, 48.
[66] Buhârî, Edeb, 59.
[67] Müslim, Talâk, 36.
[68] Müslim, Sıfâtü’l-Münâfıkîn, 1.
[69] Buhârî, Büyû‘, 95. bu bölüm İmam Nevevî rahmetullahi aleyh’in “Riyâzu’s-Salihîn” adlı eserinin ‘Gıybetin Mübah Olduğu Yerler’ adlı başlığından alınmıştır.
[70] Bkz.Tuhfetu’l-Muhtâc, 29/316; Şerhu Ravdati’-Tâlip, 14/313.
[71] Bkz. Ruhu’l-Meânî, 19/287.
[72] Tahkik ehli bazı âlimler ise, tövbenin şartlarının “beş” olduğunu söylemişlerdir. Üstte zikredilen üç şart onlarında kabul ettiği şartlardır. Dördüncü şart, her amelin kabul şartı olan “ihlâs”tır. Yani başka bir amaçla değil, yalnız Allah’ın rızasını kazanma amacıyla tövbe etmektir. Beşinci şart ise tövbenin kabul edilen bir zaman zarfı içerisinde olmasıdır. Örneğin, öleceğini anlayan bir kimsenin tövbe si ―tövbenin kabul edilecek bir zaman zarfı içerisinde olmamasından ötürü― makbul değildir. Rabbimiz şöyle buyurur: “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman “Ben şimdi tövbe ettim” diyenler ile kafir olarak ölenlerin tövbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azab hazırlamışızdır.” (4/Nisâ, 18)
[73] Beyhakî, “Şuabu’l-Îman”, 6786.
 

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak