Kategoriler
Ana SayfaFikir - DavetOryantalistlerin Fikir Ve Çalışmalarının İslam Dünyasına Etkileri

Oryantalistlerin Fikir Ve Çalışmalarının İslam Dünyasına Etkileri

Oryantalistlerin Fikir Ve Çalışmalarının İslam Dünyasına Etkileri

Oryantalistlerin değinmeye çalıştığımız bu tehlikeli ve hakikat dışı fikirleri fazla zaman geçmeden Mısır ve diğer İslam ülkelerine yayıldı. Özellikle sömürgecilerin kontrol ve işgali altındaki Mısır, bu tür fikir ve düşüncelerin merkezi haline geldi. Dikkat edilirse yukarda kısaca tanıttığımız Oryantalist/Müsteşrik’lerin hemen hepsi El-Ezher’de eğitim görmüş veya burada doktorasını vermiştir. Zira o dönemin İslam ilimlerinin eğitim merkezi El-Ezher idi. Bu sebeple buraya yönelmişlerdir. Hepsinin maksadı aynıdır. Ortadoğu ve Hicaz Bölgesi’nde mevcut İslam inancına uymayan bâtıl bir itikat geliştirmek suretiyle buraları Osmanlı’dan koparmak ve Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinden çıkan bu toprakları başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin birer sömürgesi haline getirebilmek. Fazla zaman geçmeden müsteşriklerin bu haince ve gayri ma’kul fikirleri kendilerine modernist diyebileceğimiz Cemaleddin Efgani (12), Muhammed Abduh(13) , Reşid Rıza(14), Seyyid Ahmed Han, Ali Abdurrazık, Kasım Emin tarafından savunulmaya başlandı.
Mısır’da başlayan bu tartışmalar ve fikri karışıklıklar başta Pakistan ve Hindistan olmak üzere bütün İslam âlemine yayıldı. Tanzimatla belirginleşen Batılılaşma sürecinde, modernizm sandığımızdan çok daha fazlasıyla içselleşti. Modernizm sadece zihinlerimizde değil elbette, çevremiz de önemli ölçüde modernizm tarafından biçimlendirilmiş durumda. Hem çevresi hem de zihni modernlikle biçimlenen aydınların (adlarının da ilhamlarının da Aydınlanma Felsefesi’nden geldiğini de hatırlayalım) İslam’ın oryantalist yorumunu akıllarına daha uygun görmeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Bu nedenle modernist/reformist ilahiyatçılar, oryantalistlerle/düşmanla işbirliği yaparak kendi tarihine ve geleneğine savaş açmışlardır.
Müslümanların modernizm ile yüzleşmelerinden itibaren özellikle Mısır’da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ile Hindistan’da Seyyid Ahmed Han örneklerinde olduğu gibi İslam’ın tarih içinde oluşturduğu geleneğin sorgulanması bahanesiyle Âlemlere Rahmet Hazret–i Muhammed (sav)’in sünneti tartışma konusu edilmeye başlandı.
Efgani, Abduh ve Ahmed Han’ın projeleri “İslam ile Modern Uygarlık arasında nasıl bir sentez yapabiliriz?” sorusunu eksen alıyordu. Daha açıkçası Efgani, Abduh ve Ahmed Han modernizmi neredeyse tartışmasız bir veri olarak alıyorlar, İslam’ı modernizme uygun olarak nasıl yorumlayacaklarının hesabını yapıyorlardı. Modernizm’i eksen aldığı için bu akıma “İslam Modernizmi” ya da “Modern İslam” deniyorsa da biz “Modernist ve reformist ilahiyat çizgisi” adını daha uygun görüyoruz. (15)
Modernist ve reformist ilahiyatçılar, yorum alanlarını genişletmek amacıyla öncelikle sünnetin dindeki işlevini ve bağlayıcılığını tartışmalar başladılar. Güya usûl–u hadis, usûl–u fıkıh ve usûl–u tefsirde sünnetin rivayet, metin ve yorum açısından kritiği yapılmamış gibi. Ancak mütevatir hadislerin dışında kalan sünneti göz ardı eden bu ilk kuşağı şimdi “Kur’an” hakkında benzer tartışmalara kalkışan yeni kuşak modernist ve reformist ilahiyatçılar almış durumda. Daha açıkçası modernist ve reformist ilahiyatçılar artık açıkça Kur’an’ın bağlayıcılığını tartışmaktalar. Hatta bazıları bir vahiy olarak Hazret–i Kur’an’ın sıhhatı hakkında bile çeşitli kuşkular ileri sürmekte.
İlginçtir, “Din”de taklidi hararetle eleştiren modernist ve reformist ilahiyatçılar oryantalistlere öykünüyorlar.
Modernist ve reformist ilahiyatçıların savunduğu temel görüşlerin daha önceden oryantalistler tarafından savunulmuş olması bu öykünmenin yeterli bir kanıtı olsa gerek.
Oryantalistlerin çoğunun İslam’ı incelerken izledikleri yaklaşım “tarihsellik”(16) yöntem ise “hermenötik”tir. Modernist ve reformist ilahiyat çizgisinin popüler önderi Fazlu’r–Rahman da “İslam” isimli yapıtında Hazret–i Kur’an’ı incelerken yaklaşım olarak “tarihselliğin” yöntem olarak ise “hermenötiğin” izlenmesinin kaçınılmaz ve vazgeçilmez olduğunu vurgular. Ve üstadı oryantalistlerin izini sürerek Hazreti Kur’an’ı salt bir tarihsel bir metin olarak ele almaya ve “Betti”nin hermönetiğini Hazret–i Kur’an’a uygulamaya kalkışır. Tarihî ve edebî tenkit ile ilgili disiplinler XVIII. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi’nin ürünüdür. T. Nöldeke’nin 1860’da yayınladığı “Kur’an Tarihi” buna dayalıdır. Nöldeke’nin çalışması Batı’da Kur’an konusunda en itibarlı eser olarak kabul edilmiştir. Goldziher, hermenötiği Hazret–i Kur’an’a uygulamaya kalkışan öncü oryantalistlerdendir.Yukarıda belirttiğimiz gibi bizde de Fazlu’r–Rahman aynı şeyi önermektedir.
Aslında oryantalistlerin ve Fazlu’r–Rahman gibi modernist ilahiyatçılarımızın yaptığı, XVIII ve XIX. yüzyılda tahrifata uğramış Kitab–ı Mukaddes’e uygulanan tenkid yöntemini Kur’an’a uygulamaya kalkmaktır.
İlginçtir buradan hareket eden Fazlu’r–Rahman, Salman Rüşdi ve Dinler arası diyaloğun mimarlarından Watt gibi(17) “şeytan ayetleri iftirasını” savunmaktadır.
Watt, “Muhammed Mekke”de adlı eserinde de bu hezeyanı genişçe işler. Watt’ı böyle düşünmesine şaşmamak gerek. Watt’ın bu görüşünün arka planında bize göre iki temel nedenden söz edebilir: ilki Watt’ın bir oryantalist olarak İslam’a olan garazı. İkincisi ise genel olarak Hıristiyanlıktaki özel olarak protestanlıktaki peygamberlik ve vahiy anlayışını İslam’a giydirmeye çalışması. (18)
Oryantalistlerin İslam dünyasını da derinden etkileyen görüşlerinin Müslüman kimlikli görünen kişilerdeki izdüşümü bizleri hayrete düşürmektedir. G. Von Grunebaum, P. Hitti, S. Wensink, P. Casanova, R.A. Nichkolson, H.Lammans, İ. Goldziher, J.Schacht gibi oryantalist/müsteşrik’lerin ilmî(!) fikirleri çok geçmeden aynı lafız ve vurgulamalarla, yaşadıkları coğrafyalarda büyük âlim diye addedilen Taha Hüseyin, Muhammed Abduh, Mahmud Ebu Reyye, Ali Abdurrazık, Fazlurrahman, Ahmet Emin, M.Hüseyin Heykel, Y.Nuri Öztürk, Seyyid Ahmed Han, Ahmet Akbulut gibi kişilerce savunulmaya başlanmıştır.

Oryantalistlerin Başlıca İddiaları

Yazı dizisinin bu bölümünde müşahhas örnekler vererek, bakalım oryantalistler neleri iddia etmişler, bunun İslam dünyasındaki izdüşümü ne olmuş konusuna açıklık getirmeye çalışacağız:
1-) Kur’an-ı Kerim’in  beşeriliği iddiası: Oryantalistlere göre Kur’an , Hz. Muhammed’in  Arabistan’da yaşadığı hayatın etkisi altında yazdığı bir kitaptır.”Müsteşriklerin Şeyhi” ünvanlı İ. Goldziher, Kur’anın Hz.Peygamber’in Yahudilik ve Hristiyanlık’tan rastgele derlediği bazı dökümanların yanı sıra olup biten olaylara karşı tavrını gösteren tarihi bir malzeme olduğunu, Kur’anın Hz.Peygamber döneminde tamamlanmadığını, daha sonraki nesillerin tamamladığını iddia etmiştir.(19) Yine bu konuda meşhur oryantalist H.R.Gibb şunları söylemektedir:”Muhammed yaratıcı her şahsiyet gibi bir taraftan kendisini kuşatan dış çevrenin şartlarından etkilenirken, bir taraftan da toplumda o gün yaşayan ve egemen olan inanç ve düşünceler arasında yeni bir yol açmıştır..Başlangıçta Muhammed de yeni bir dine davetin sahibi olduğunu bilmiyordu.Belki Mekke halkının O’na olan muhalefeti ve devam eden düşmanlıkları Muhammed’i yeni bir din ilan etmeye götürmüştür..Kur’an, Araplar için tamamen yeni bir şey değildir.İçindeki ahiret inancı, cennet ve cehennemle ilgili ayrıntılarda tamamen Süryani Hıristiyanlığından alınmıştır…Muhammed’in kitabı da Mekke’deki hayatın bir yansıması yahut ifadesidir…”(20)
Mısırlı Müslüman(!) yazar Taha Hüseyin de “Eş-Şi’rul –Cahili” adlı eserinde aşağı yukarı aynı fikirleri savunmuş, Hz.Muhammedin yaşadığı dönemden etkilenerek çözümler sunduğunu iddia etmiştir. Taha Hüseyin’e göre de Kur’an Araplar için yeni bir şey değildir. Zaten Araplar o dönemde de kültür ve medeniyette ileri seviyededir. (21)
Kur’an-ı Kerim’in beşeriliği iddiası, İslam dünyasında tutmayacağı için oryantalistlerin peşinde giden İslam modernistleri, daha ziyade Kur’an-ı Kerim’in tarihselliği(!) üzerinde durmuşlar, Kur’an ayetlerini hermönotik, yorumsama vb. yöntemlerle devre dışı bırakmaya çabalamışlardır. Nitekim Fazlurrahman, Kur’an’ın ahlâki denebilecek değerlerinin evrensel; siyaset, hukuk, ekonomi vs. gibi konulardaki hükümlerinin ise tarihsel olduğunu, o dönem Araplarına has olduğunu iddia etmiştir. Bakınız Fazlurrahman neler söylüyor: “Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi genel beşerî değerlerin, her zaman yeni bir yaşama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön ortaya koyduğu halde, Kur’an’daki fiilî yasama, Kur’an’ın indirildiği o günkü Arap toplumunu, başvurulacak bir örnek alarak almak zorunda kalmıştır. Bununla, Kur’an’daki fiilî yaşamanın ezelî olduğu kastedilmiş olamaz. Bunun Kur’an’ın kadîm oluşu ile de bir ilgisi bulunamaz. Durum böyle iken İslâm fakihleri ve kelamcıları çok geçmeden meseleyi karıştırarak Kur’an’ın hukukla ilgili emirlerinin; şartları, yapısı ve iç bünyesi ne olursa olsun herhangi bir topluma uygulanacağını sanmışlardır.”(22)
2-)Sünnet ve Hadis İle İlgili İddialar: İslam dini üzerinde az bir bilgi birikimine sahip olan kimseler sünnetin dolayısıyla hadislerin dine kaynaklık etmedeki önemini bilirler. Bu dinin merkez noktası ve dinin etrafında gezindiği eksen, sünnettir. Sünnet Kur’an’dan sonra ikinci kaynak, hakikatin güneşi ve hidayetin kaynağıdır ve bu konuda bütün Müslümanlar ittifak halindedir. (23)
Sünnet ve hadis kelimeleri, usulcüler arasında farklı tanımlar yapılmasına rağmen çoğunlukla birbirleri yerine kullanılırlar. Bir farkla ki hadis peygamberimizin peygamberlik dönemini kapsadığı gibi peygamberlikten önceki hayatıyla ilgili haberleri de kapsar(24). Bir başka deyişle sünnet, hadislerin, yani peygamber asrından nakledilegelen bilgilerin kanunlaşmış şeklidir.
Sünnetin konumu bu olunca, İslam düşmanları hadisler üzerinde, hadislerin   delil olarak kullanımında ve güvenilirliğinde bir takım şüphe tohumları ekmeye başladılar. Kur’an-ı Kerim hakkında yaptıkları çalışmalardan elle tutulur bir fayda sağlayamayan oryantalist/müsteşrik’ler daha ziyade bu konulara kafa yormaya başladılar… Başarılı oldukları da söylenebilir. Sünnet ve hadis noktasındaki görüşleri, başta modernistler olmak üzere birçok ilim adamınca savunulmaya başlandı.
Bu konuda önce oryantalistlerin fikirlerini, sonra da İslam modernistlerinin fikirlerini serdedelim ki, yukarıda söylediğimiz kanaat doğru mudur yoksa yanlış mıdır, karar sizlerin…
İ. Goldziher’e göre hadis olarak kitaplarda rivayet edilen haberlerin Hz. Muhammed’le doğrudan bir ilgisi yoktur; bu rivayetler İslam’ın birkaç asır devam eden oluşum süreci içinde bu sürece katılan siyasi, ictimâi, iktisâdi vb. birçok faktörün belgeleridir. Bu bakımdan hadisler, İslamiyetin zuhuru ile ilgili değil, fakat daha sonraki devirlerde, bu dinin inkişafı ile ilgili vesikalardan ibarettir…(25) Goldziher’e göre her türlü mezhep, siyasi eğilim ve fırkaya mensup Müslümanlar kendi hoşlarına giden şeylerin yanında, başta Yahudilik ve Hristiyanlık olmak üzere çeşitli din ve kültürlerden aldıkları fikir ve sözleri bazen tanınamayacak kadar değiştirerek Peygamber’e söyletmişler ve bunu hadis olarak rivayet etmişlerdir.(26)
İ. Goldziher’in bu temelsiz ve ilmî dayanaklardan uzak bu görüşlerini kendine dayanak kabul eden ve hadis alanında fikir(!)leriyle ölçü alınan Joseph Schacht ise, fıkıhla ilgili hadislerin sahih olmadığını, bunların çoğunun üçüncü asır Müslümanlarının görüşlerini yansıttığını söyler. Daha da ileri giderek, Sahabe’den ve Tabiun’dan gelen fıkhî hadislerin, Peygamber’e nispet edilenlerden daha erken ortaya çıktıklarını savunur.(27)
Yukarıda serdettiğimiz oryantalist/müsteşriklerin temelsiz ve ilmî dayanaklardan uzak bu görüşlerine “ mal bulmuş mağribi” gibi sarılanlar yine İslam modernistleri olmuştur. Üzücü olan Müslümanların hadislerle irtibatını kesmek için çaba sarf edenlerin sadece oryantalistler olmaması, Müslümanlardan batılılaşmış bir grup insanın da bunlara katılması ve bu zalimce eyleme bulaşmış olmasıdır. Bu insanlar halkın cahil bırakılmış olmalarından faydalanmak suretiyle, kavram bilgisinden yoksun olan insanlara doğru yanlış birçok bilgi sunmuş, tartışmalı birçok konuyu hakikat diyerek takdim etmişlerdir.
Gelelim İslam dünyasına…1800’lü yıllarda Mısırda başlayan tartışmalar, başta Hind yarımadası olmak üzere alevlenerek tüm İslam memleketlerine yayılmıştır. Dikkat edilirse, o yıllarda Mısır ve Hindistan İngilizlerin işgali altındadır. Sömürgeciler, Hz.Peygamber’in Sünneti’ne savaş açma zarureti hissetmişlerdir. Çünkü Sünnet’i teşrî alanından uzaklaştırmanın ve bu sahadaki konumuna şüphe sokuşturmanın neticesinde Kur’an’a müdahalede bulunmak, çok daha kolay hale gelecektir. Sömürgeci güçler(özellikle Hind yarımadasında), cihadla ilgili hadisleri ve bazı sünnetleri inkara yeltenen Ehl-i Kur’an adlı bir grup oluşturdular.(28)
Mısır, bulunduğu konum ve müsteşriklerin özel ilgisi sebebiyle, bu tür tartışmaların orta yerindedir. İlk önce bu görüşlerin yaygınlaşmasını Müslüman iken Hristiyan olan sonra tekrar Müslüman(!) olan Mirza Bakır yapar. Arkasından Dr.Tevfik Sıdkî, Reşit Rıza’nın çıkardığı el-Menar dergisinde “El-İslâmu Huve’l Kur’ânu Vahdeh( İslam Kur’an’dan ibarettir)” başlığını taşıyan bir makale yazar ve burada Sünneti külliyen reddeder. Tevfik Sıdki’yi Ahmed Emin takip eder. Bilhassa İ. Goldziher ve Brockelmann’dan etkilenen Ahmed Emin, Sahih-i Buhari ve Müslim’deki bir çok hadisin uydurma olduğunu, muhaddislerin metinden ziyade isnad’a baktıklarını iddia eder. M.Abduh ve Reşit Rıza diğerleri kadar da açıktan olmasa da bu tür görüşlere destek olmuşlardır. Bu iki yazar, Sahabenin sünneti Kur’ân gibi kalıcı olur endişesiyle yazmadıklarını, kavlî sünnetinde belge değerinde olmayacağını dolayısıyla sıhhatinde şüphe olabileceğini iddia eder. Bu babtan olmak üzere o ikisine göre; İsa (a.s)’nın ahir zamanda nüzulü, Deccal ve Cessâse, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi vessellem) büyü yapılması, mi’raç vb. hadisler, âhâd olduklarından ve akla ters düştüğü iddiasıyla inançta hüccet olmazlar.(29)
Bütün bu tartışmalardan Sünnet etrafında (oryantalistlerin teşvik ve fikirleriyle) meydana gelen şüpheleri bir araya getirip derleyerek bir kitap yazmak da Mahmud Ebu Reyye’ye nasip olmuştur(!). O’nun dilimize “Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması” ismi ile çevrilen “Adva ale’s-Sünnetil-Muhammediyye” adlı eseri baştan beri anlatmaya çalıştığımız tartışmalardan ortaya çıkan şüphelerin bir derlemesidir. Ebu Reyye bu eserinde oryantalist/müsteşrik’lerin fikirlerini aynen tekrar etmiştir, hatta boynuz kulağı geçer misali tezviratta müsteşrikleri dahi geçmiştir. (30)
Şimdi de büyük âlim diye lanse edilen Fazlurrahman’ın sünnet ve hadis noktasındaki görüşlerine bakalım: Fazlurrahman şöyle demektedir:”İlk dönemlerde hadislerin büyük bir kısmı nebevî hadislerin tabii olarak az olması sebebiyle Hz.Peygambere değil de sonraki nesillere dayanmaktadır..Gerçekten de hadis, bizzat Müslümanlar tarafından ifade ve görünüşte Hz.Peygambere isnad edilmiş özdeyişlerin toplamıdır..Nebevî Sünnetin içeriğini tarihen ve açık bir şekilde saptamak  ve belirlemek imkansız bulunmaktadır…”31
Fazlurrahman’ın görüşleriyle ilgili 2 cilt kitap yazmış olan Ebubekir Sifil, bakınız bu konuda şunları dile getiriyor: Hadislerin büyük çoğunluğunun Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra ortaya çıktığını iddia eden Fazlur Rahman, bizzat Müslüman alim, kadı ve yöneticiler tarafından yürütüldüğünü söylediği “hadis formüle etme” faaliyetinin, “hadis uydurmak” olmadığı görüşündedir. Gerekçesi de şudur:”Dikkat edileceği üzere, biz Hadis’i genelde tam olarak tarihî (yani Hz. Peygamber (s.a.v)’e ait) kabul etmemekle birlikte onunla ilgili olarak “Mevzu” ya da “Uydurma” terimlerini kullanmadık; ama onun yerine “ifade etme-formüle etme” terimini kullandık. Çünkü Hadis, söz olarak Hz. Peygamber’e ulaşmasa da, ruhu kesinlikle ulaşmaktadır.”(32)
Burada İslamî kaynaklara kesinlikle onaylatılamayacak bir iddialar demeti göze çarpmaktadır:1. Hz. Peygamber (s.a.v)’e ait olan hadisler “tabii olarak” azdır.2. Hadis külliyatının büyük çoğunluğu sonraki nesiller tarafından formüle edilmiştir.3. Hadisi “formüle etmek”le “uydurmak” arasında fark vardır.
Birinci maddedeki “tabii olarak” ifadesini tırnak içine almamız sebepsiz değildir. Zira Fazlur Rahman’a göre Hz. Peygamber (s.a.v) esasen çok gerekmedikçe insanların işine karışmayan, hatta “içine kapanık, çekingen ve –yakışıksız bir durum sergilediği hakkında herhangi bir kanıt yok ise de– kadınlardan hoşlanan birisidir.(33)
Buradaki peygamber telakkisi, bir “Müslüman”ın değil, daha çok İslam’a karşı önyargı ve kin duygularıyla kalem oynatan bir müsteşrikin kaleminden çıkmış gibidir ve –herhangi bir kaynağa dayanması şöyle dursun– tamamen vehim ve hayal ürünüdür.
İkinci maddede yer alan iddia, yine müsteşriklere ait bir iddia ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Hatta bu, Herald Motzky gibi çağdaş bir müsteşrikin, Goldziher ve Schact’a güçlü delillerle itiraz ettiği en önemli hususlardan birisidir. Bugün artık bu konunun ciddiye alınabilir bir yanının olmadığını bir müsteşrik bile söyleyebiliyorken, İslam kaynaklarından asla refere edilemeyecek böylesi iddialara tutunmak Müslüman araştırmacılar için “zul” olmaktan başka bir anlam ifade etmez.
Üçüncü maddeye gelince, tam anlamıyla traji-komik bir iddiadan ibarettir. Zira uydurma hadisler hakkında kaleme alınmış onlarca eserden herhangi birisinde bir kısım hadisler için Hadis imamlarından nakledilen “Anlam olarak doğrudur, ama Hz. Peygamber (s.a.v)’e aidiyeti sabit değildir” gibi ifadelere rastlamak son derece kolaydır. Tek başına bu durum bile Fazlur Rahman’ın, “hadis formüle etmek”le “hadis uydurmak” arasında fark bulunduğu yolundaki sözlerini ve bu sözlerin gerekçelerini tamamıyla geçersiz kılmaktadır. (34)
Dikkat edilirse müsteşrik/oryantalist ilim adamlarıyla, İslam modernistlerinin Sünnet/hadis noktasındaki görüşleri büyük oranda örtüşmektedir.
3-) Sahabe Ve Alimlerle İlgili Batıl İddialar: Müsteşrikler, sünnet ve hadis üzerindeki çalışmalarını raviler üzerinde yoğunlaştırmış, sahabeye varıncaya kadar dil uzatarak bir kısım ravilerin rivayet ettikleri hadislerin güvenilir olmadıklarını iddia etmişlerdir. Okuyucunun bu bilgileri tahlil edebilmesi mümkün olmadığından, iddia sahipleri, rical ve tabakat kitaplarında yan yana bulunan bilgilerden sadece bir kısmına yer vermek suretiyle okuyucunun yanlı yönlenmesine sebep olmuş ve böylece bir çok değerli insanı kendi şöhretleri uğruna tarihte mahkum etmişlerdir. En çok hadis rivayet eden değerli sahabe Ebu Hureyre (r.a.) bunlardan sadece birisidir. Bir hadis yok etmek için yıllarını harcayanlar işin kolayını bulmuşlar, bir Ebu Hureyre(r.a.) ‘yi yok etmek suretiyle binlerce hadisi yok etmek istemişlerdir. Nitekim Hadis üzerine yaptığı çalışmalarla öne çıkan Şarkiyatçı Sprenger (v. 1893), Allah Rasülü (s.a.v.) ’nü  anlattığı eserinde, Ebu Hureyre(r.a.)’den; aşırı dindarlığı sebebiyle hadis uydurmaktan çekinmeyen bir yalancı olarak bahseder. Dayanılmaz bir İslam düşmanı olan Ignaz Goldziher (v. 1921) ise, Ebu Hureyre(r.a.)’nin Emeviler’in çıkarları doğrultusunda hadis uydurduğunu iddia eder.(35) Yine  İtalyan müsteşrik Caetani, Ebu Hureyre(r.a.)’nin “kelimenin tam anlamıyla” yalancı olduğunu, rivayetlerine tabiat üstü ursurlar ve hayali şeyler karştırdığını , Tevrat ve İncilden cümleler alarak bunları Hz. Muhammed’e mal ettiğini , kendisine nisbet edilen hadisleri ya kendisinin veya kendisinden sonra gelen talebelerinin uydurduğunu iddia etmiştir.(36)
Oryantalizmin Ebu Hureyre (r.a.) hakkında ürettiği mesnetsiz iddiaların temelinde O büyük sahabinin şahsında bütün hadis mecmualarının sıhhatini lekelemek vardır. Kemiyyet itibariyle Ebu Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir yekün tuttuğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle itibar kaybına uğrayacak, neticede mesailinin çoğunluğunu hadisle temellendiren fıkıh ve kelam gibi İslami Disiplinler büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Şia’nın hadis hususunda irtikap ettiği tahrifata verdiği mukni cevaplarla büyük bir boşluğu dolduran İmam-ı Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir; “Ebu Hureyre(r.a.)’yi karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkar etmek anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır. Bunların bin beş yüzü Ebu Hureyre(r.a.)’nin rivayetine dayanmaktadır.[37]
Oryantalizm’in Ebu Hureyre(r.a.) çevresinde oluşturduğu şüpheler kısa zamanda İslam coğrafyasında makes bulmuştur. Her hususta oryantalistleri takip eden İslam modernistleri bu hususta da, müsteşriklerin hezeyanlarını ilmi gerçekler gibi savunmuşlar, hatta Ebu Hureyre(r.a.)  düşmanlığında oryantalistleri sollamışlardır. Bazı Müslüman(!) müellifler Ebu Hureyre(r.a.)’yi tenkit modasına katılmakla kalmamış, O’nunla alay etmişlerdir. “Şeyhu’l-Madire”[38] gibi şen’i bir yakıştırma maalesef ki Müslümanlık iddiasında bulunan bir yazara aittir.
Oryantalizmle yeni bir hal alan Ebu Hureyre(r.a.)’yi tenkit cereyanı, İslam dünyasında Şii müellif Abdulhuseyn Şerefuddin el-Amili, talebesi Muhammed Ebu Reyye ve Mısırlı yazar Ahmed Emin gibi müelliflerle temsil imkânı bulmuştur. İlk aşamada tenkitlerin Oryantalistlere ait olduğunu itiraf eden “reddi mirasçılar” ciddi tepkilerle karşılaşınca hezeyanların tamamiyle kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece, işbirlikçi olmadıklarına Müslümanları inandıracaklardı. Bu noktada Mustafa es-Sibaî şunları nakletmektedir: “Hicri 1360 (miladi  1939) yılında Ezher’de İmam Zühri hakkında münakaşa patlak verdiği zaman Sünnet düşmanı Ahmed Emin, Ali Hasan Abdulkadir’e İslam’ı tahrif ederken nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini tenbihlerken şu hususa dikkat çekmişti: Oryantalistlerden aldığın görüşleri açıkça onlara nisbet etme, Ezher Ulemasına isnat et, kendi hususi araştırmalarının neticesi olarak göster. Yeni yaklaşımlara, onlarla kontakt kuranları rahatsız etmeyecek derecede şeffaf maskeler geçir. Tıpkı benim “Fecru’l-İslam” ve “Duha’l-İslam” kitaplarında yaptığım gibi…”[39]
Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebu Hureyre(r.a.) karşıtlığı Sünnet ve Cemaat Âlimlerinin mukni cevapları haiz eserleriyle tesirsiz hale getirilmişti. Batının siyasi nüfüzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile hastalık yeniden nüksetti. Bugünse şifa bulmaz bir illet olarak mikrop salmaya devam etmektedir. Elhamdulillah, bütün bu batıl hezeyanlara ilmî cevaplar verilmiştir ve verilmeye devam etmektedir.(40)
Daha önceden zikrettiğimiz üzere, sahabe ve alim düşmanlığında oryantalistleri sollayan modernistler Hz. Ömer döneminde Müslüman olan ve Ebu Hureyre ile arkadaşlığı olan Ka’bul Ahbar’ı da dillerine dolamışlardır. Ka’bul Ahbar(41) , Yemen Yahudilerinden olup, Tevrat hakkındaki geniş bilgisiyle meşhur olmuştur. Peygamber Efendimizin (asm) vasıflarını kutsal kitaplarından öğrenip Müslüman olmuş ve çevresindeki Yahudi âlimlerini de ikna etmeye çalışmıştır. Ehli Kitap ravilerinin (nakledicilerinin) en güvenilir olanı kabul edilmiştir. Ka’b, aralarında Hazreti Ömer’in de bulunduğu sahabelerden öğrendiği hadisleri rivayet etti. Naklettiği hadisler Ebu Davud, Darimi, Tirmizi ve Malik’in eserlerinde yer almaktadır. Kendisi sahabelerden istifade ettiği gibi, sahabe ve tabiin de kendisinin bilgi ve birikiminden istifade ettiler. Hazreti Ömer (ra), Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Abbas, Ebu Hüreyre ve Muaviye (radıyallahu anhum) kendisinden istifade eden sahabelerdir. Ayrıca tabiinden bazıları da kendisinden öğrendikleri hadisleri naklettiler. Buna rağmen, M. Reşit Rıza, Ka’bul Ahbar ‘ı dini tahrip maksadıyla İsrailiyata dair rivayetleri dine sokuşturduğu şeklinde itham etmiş ve Kab’ı muteber sayan âlimleri yanılıp aldanmakla suçlamıştır.(42)
Ka’b’ın güvenilirliği ve kişiliğiyle ilgili tartışmalar günümüze kadar gelmiştir. Aralarında Hazreti Ömer (ra) gibi büyük sahabelerin kendisinden istifade ettiği, öğüt ve tavsiyelerinden yararlandığı şeklindeki rivayetlerin yanında; naklettiği şeylerden vazgeçmediği takdirde, Medine dışına sürülmekle tehdit edildiği de ifade edilmektedir. İbn Mesud, rivayetlerinde yer verdiği bazı hususlardan dolayı Ka’b’ı eleştirmiştir. Diğer taraftan Ebu Derda’nın görüşünü nakleden İbn Hibban ise bilgili bir âlim olduğu, geniş bilgisi konusunda ittifak bulunduğuna yer vermektedir. Ayrıca, biyografisi üzerinde çalışma yapan Zehebi, engin bilgi ve dindar kişiliğine vurgu yaparken, Ka’b’ı yalanlayıcı her hangi bir beyana yer vermemiştir. Bunların dışında başka müellifler de kendi eserlerinde Ka’b’a geniş yer vermekle, ona büyük önem ve değer verdiklerini göstermişlerdir.(43)
Nihayeten şunu söyleyebiliriz: Batılı oryantalist/müsteşriklerin yanlı ve ilmiyetten uzak çalışmaları meyvalarını vermiş, bir iki asırdır batı ve müsteşrikler karşısında aşağılık duygusuna kapılan birtakım Müslüman ilim adamları da meseleye böyle bir kompleks içinde kısmen müsteşriklerin oyununa gelmişler ve dini ifsad yarışına girişmişlerdir.
HATİME
Yaptıkları çalışmalar ve ileri sürdükleri fikirlerle İslam dünyasını (özelde İslam modernistlerini) etkileyen Oryantalizm/İstişrak hareketi hakkındaki yazı dizimizin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Kısaca toparlayacak olursak;
1-  Oryantalizm; Müslüman doğu medeniyetinin (din, edebiyat, dil ve kültürü içine alacak şekilde) bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler  elde etmeye çalışan bir akımdır. Oryantalizmin Arapça karşılığı “İstişrak”tır. İstişrak ile ilgilenen kişilere de Müsteşrik denilir.
2- Oryantalizm, Batı’nın Doğu üzerinde tahakküm kurmak, kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmak amacıyla geliştirdiği bir yoldur. Bir oryantalist bu durumu şöyle ifade eder: “Oryantalistlere güven duyulmamasının sebeplerinden biri ‘ne yaptıkları’dır. Milletleri araştırır, ne olduğunu, nasıl konuştuğunu, tarihini, dilini ve dinini, her şeyini öğrenir ve size anlatırlar. İnsanlara bu milletlerle ilgili konularda nasıl düşünmeleri gerektiğini salık verirler. O zaman bu, bir çeşit siyasî kontrol aracı olabilmektedir. Çünkü eğer siz bir toplumu bu kadar tanıyorsanız, bu bilginizi onları kontrol etmek ve onlardan bir şeyler kazanmak için kullanabilirsiniz. Bu tür şeyler oldu. Bu bir gerçektir.”
3- Oryantalizmin kuruluşunun arkasında duran ve uzun zaman boyunca hiç ayrılmadığı dinî hedefleri şu şekilde sıralanabilir:
a)Hz.Muhammed (s.a.v.)’in risaletinin doğruluğu hakkında şüphe uyandırmak ve hadislerin Müslümanlar tarafından ilk üç asırda uydurulan sözler olduğunu iddia etmektir.
b)Kur’an-ı Kerim’in yüce Allah kelamı olduğu hakkında şüphe uyandırmak ve Kur’an’ı kötülemek.
c)İslam fıkhının değerini küçük göstermek, İslam fıkhının Roma hukukundan alınma olduğunu ileri sürerek bunu pekiştirmek.
d)Arapçayı küçük düşürüp, anlaşılmaz olduğunu iddia etmek.
e)İslam’ın, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarına dayandıklarını ileri sürmek.
f)Misyonerlikle Müslümanları, Hristiyanlaştırmak.
g)Zayıf haberlere ve uydurma hadislere dayanarak görüş ve teorilerine güç kazandırmak.
4- Oryantalistlerin İslam dünyasını da derinden etkileyen görüşlerinin Müslüman kimlikli görünen kişilerdeki izdüşümü bizleri hayrete düşürmektedir. G. Von Grunebaum, P. Hitti, S. Wensink, P. Casanova, R.A. Nichkolson, H.Lammans, İ. Goldziher, J.Schacht gibi oryantalist/müsteşrik’lerin ilmî(!) fikirleri çok geçmeden aynı lafız ve vurgulamalarla, yaşadıkları coğrafyalarda büyük âlim diye addedilen Taha Hüseyin, Muhammed Abduh, Mahmud Ebu Reyye, Ali Abdurrazık, Fazlurrahman,Ahmet Emin, M.Hüseyin Heykel,Y.Nuri Öztürk, Seyyid Ahmed Han, Ahmet Akbulut gibi kişilerce savunulmaya başlanmıştır.
5- Müsteşrikler Kur’an, Sünnet, Peygamber’in hayatı, Fıkıh ve Kelâmın her konusunda araştırma yaptıkları gibi; Sahabenin, Tabiinin, Müctehid imamların, Fakihlerin, Hadisçilerin, hadis ravilerinin, Cerh ve Tadil ilminin, rivayet sahiplerinin hepsine temas eden çalışmalar yapmışlar, Sünnetin delil olup olmayacağı, tedvin şekli ve İslâm hukukunun kaynağı konularını araştırmışlardır. Bütün bu araştırmalarını şüphe davet edici bir üslup ile yapmışlardır. Yaptıkları tek şey bu konularda derin görüşleri olmayan kişilerin İslâm konusundaki görüş ve inancında büyük sarsıntılar meydana getirmektir.
6- Müsteşriklerin yukarıda saydığımız çalışmaları neticesinde, İslam dünyasında bir takım fikrî ve akidevî karışıklıklar ortaya çıkmış, batı dünyası karşısında kompleksli bir aydın sınıfı oluşmuş ve İslam’ın temel sabiteleri çiğnenerek Kur’an ve sünnet’ten uzak, her şeyi akla göre yorumlayan bir İslam anlayışı kitlelere yayılmıştır.
7-Oryantalistler kendilerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirmişler ve misyonlarını tamamlamışlardır. Demokratik İslam, Ilımlı İslam, dinlerarası diyaloğ, medeniyetler buluşması gibi terim ve kavramlar bize oryantalizmin hediyesidir. A.B.D. öncülüğünde 19. yüzyıl oryantalizminin yeniden doğuşuna tanıklık ediyoruz. İslam’ın, Müslümanların ve İslam coğrafyasının ABD çıkarlarına göre düzene sokulmasını hedefleyen bu süreç, Kur’an’ın tahrif edilmesine kadar devam edecek. İncil, Tevrat ve Kuran’ın karışımından oluşan 77 surelik “Gerçek Furkan” adlı “kutsal kitap” çalışmasından, Amerikalı kadın Profesör Amina Wadud’un New York’taki St. John The Divine Katedrali’nde Cuma namazı kaldırmasına ve yeni bir İslam’ın öncülüğüne soyunmasına, Fas’tan Endonezya’ya uzanan her ülkede İslam-demokrasi sempozyumlarının yine ABD ve Batılı istihbarat kuruluşları tarafından organize edilmesine kadar, yüzlerce örnek, yukarıda aktarılan genel stratejinin birer göstergesi olmuştur.(44)
Çalışmamız, oryantalistlerin kirli planlarının ortaya çıkmasına ve okuyucunun bu konuda bilgilenmesine yardımcı olmuşsa kendimizi bahtiyar sayarız. Sözlerimizin başı ve sonu; Âlemlerin rabbi olan Allah(cc)’a hamd etmektir.

Genç Birikim/Ubeydullah Toprak

 
Dip Not:
12-) Cemaleddin Efganî, İran’ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün etmiş, o da Paris’e giderek, orada Mısırlı ögrencisi Muhammed Abduh ile birlikte “el-Urvetü’l-Vüskâ” adlı bir gazete çıkarmıştır. Bilahare İstanbul’a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin âlimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul’dan kovulmuştur. Efganî, masonluğa intisab etmiştir. Hatta İngiliz belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan Allahsızlık ithamıyla kovulmuş, o da Allahsızlığın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur.( Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131–132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s.21) Taraftarlarınca Efgani’nin masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa- bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır.
II.Abdulhamid Han’ın Efgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani’nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: “…Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti… Cemaleddin-i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım… Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.”( Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73
13-) Muhammed Abduh Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.” ( M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, Trc. S. Özel, İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91–92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen).
Büyük âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “… Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslahata gelince hülasası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukufundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini(mensuplarını) bu suretle lâdînîliğe(dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur.”( Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28.)
Muhammed ABDUH’un fikir ve görüşleri için bak: Ebubekir SİFİL, Muhammed ABDUH’un Bazı İtikadi Görüşleri adlı makale,www.ebubekirsifil.com/makaleler
14-) Aslen Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkâr etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir.( Reşid Rıza’nın bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, (Trc. Ali Nar-Sezai Özel), İstanbul 1419/1998, Bedir Yayınları, s. 149-264
15-) Bkz:Ebubekir SİFİL, Modern İslam Düşüncesinin Fikri Ve Toplumsal Tahribatı, www.ebubekirsifil.com/makaleler,
16-)Tarihsellik, sosyal bilimlerde farklı tanımsal çerçeveleri olan bir kavramdır. Son zamanlarda bütün sosyal bilimleri içeren ve hatta onların üstünde telâkki edilen anlamının ötesinde tarihsellik, mesajın belli bir mekânda ve belli bir zamanda, yani “belli bir tarihsel durum”da dile gelmesine vurgu yapar; bu da bütün zamanlar, birbirinden farklı beşerî ortamlar ve özellikle aktüel dünyamızda karşılaştığımız sorunların anlaşılması, teşhis edilmesi ve bir çözüme kavuşturulması açısından ifade ettiği anlamla ilgili olarak kullanılmaktadır.  Fazlurrahman’dan başlayıp Muhammed Arkoun, Hasan Hanefi, Roger Garaudy ve Nasr Ebû Zeyd, Muhammed Âbid el–Cabiri ve başkalarının pek de itibar ettiği bu “yeni okuma biçimi” –daha çok ilâhiyatçılardan müteşekkil dar bir çevrede konuşuluyor olsa bile– henüz yeterince tanımlanmış, çerçevesi çizilmiş ve usûl olarak Kur’ân’a uygulandığında ne türden sonuçlar vereceği test edilmiş değildir.
Genel anlamda kullanıldığında tarihsellik, tarihsel olanın “tarihsel bir durum”u ifade etmesi, anlamın bu durumla sınırlı olması ve bugün için geçerliliğini kaybetmesi demektir. En kestirme ifadesiyle, bir şeyin tarih içinde ortaya çıkmış olması, tarih bağımlı tabiatı dolayısıyla tarih–üstü ve tarih–dışı olmaması demektir. Bu kısa tanımsal çerçeve içinden “Kur’ân’ın tarihselliği”nden söz ettiğimizde, anlamamız gereken, Kur’ân’ın belli bir tarihe ve belli bir tarihsel duruma âit olarak ortaya çıktığı ve hiçbir zaman tarih üstü ve tarih dışı bir anlam bütününe sahip olmadığı hususudur.
17-) Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, s. 40; aynı yazar, “Hazret–i Muhammed” İslam Tarihi, Kültür ve Medeniyeti, Ed., P. M. Hol, A. K. S. Lombton, B. Lewis, çev., Kurul, İst.–1988, Hikmet yay., I/51 vd. (Çeviren ve yayınlayanların bu iftiraya karşı bir not düşme zahmetine katlanmamış olmaları gerçekten esef vericidir.)
Fazlurrahman’ın bu ve benzeri görüşlerinin tenkidi için bak:Ebubekir SİFİL,Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi-2, Kayıhan Yay.,İst-1999
18-) Hıristiyanlıktaki vahiy anlayışı için bkz., Dr. Muhsin Demirci, Vahiy Gerçeği, İst.–1996, MÜİFV yay., s. 129–131, Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, 2. Bası, s. 164. Hıristiyanlıktaki peygamberlik anlayışı için bkz., Kuzgun, Dört İncil,s. 139–147.
19-)İ. Goldziher, Muhammedanische Studien, c.1, s.10-11, Daha geniş bilgi için bak:TDV İslam Ansiklopedisi, c.14, s.108-11, İstanbul- 1996,
İ. Goldziher’in fikirlerine yapılan  ilmî tenkidler için bak: Mustafa SIBAİ, İslam Hukukunda Sünnet (Çeviri: Kamil Tunç) Birim Yayınları, İstanbul-1996
20-) H. R. GİBB , Muhammedanism, s.27-38’den nakiller için bak: Muhammed El-Behiy, İslami Düşüncede Oryantalist Etki, Çev:İbrahim Sarmış, s.34-40, Ekin Yay.,İst-1996
21-) Taha Hüseyin, Eş-Şi’rul –Cahili, s.23-30’dan naklen Muhammed El-Behiy, a.g.e., s.41-50
Taha Hüseyin o derece batı hayranı bir kişidir ki, bir eserinde şunları diyebilmektedir:”Uygarlıkta Batı ile ortak olmamız için; Batı ile bir olmamız, iyiliği ve kötülüğü ile Avrupalıların yolundan gitmemiz gerekir.”(Mustakbelus-Sakafe 1-11)
22-)  Fazlur Rahman, İslâm, (Trc. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın), İstanbul 1981, sh. 47-48’den naklen Hamdi Döndüren, “Zamanın ve Şartların Değişmesiyle İslâmî Hükümler Değişir mi?”, İslâmî Edebiyat, Nisan-Mayıs-Haziran 2001, sayı. 33, s. 72-73
Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, (çev. Salih Akdemir), Ankara, 1995, s.22 ve devamı
Fazlurrahman hakkında günümüz ilim adamlarından Ziyaüddin Serdar şöyle demektedir: “Fazlu’r–Rahman’ın “İslam’ı” İslam’ı oryantalistlerin tarzında yeniden kurmaya yönelik modernist bir teşebbüstür. Böylece onun, sünnet kritiği Joseph Schact’a dayandı, İslam tarihi analizi H. A. R. Gibb’inkinin esasına dayalı olarak hazırlandı ve seçtiği konuya olan tüm yaklaşımları ise, öğretmeni ve ruhsal öğütçüsü W. C. Smith’in düşünceleri ile köklendi.”( Ziyaüddin Serdar, İslam Medeniyetinin Geleceği, İst. 1996, s. 290 vd., dipnot 5.)
Günümüzde modernistlerce eller üstüne tutulan, üzerine eserler ve tezler yazılan Fazlurrahman’ın fikirlerinin tenkidî için bak:Ebubekir SİFİL,Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi-2-3 Kayıhan Yayınları, İstanbul,Ayrıca Recep Yıldız’ın Ömrünü Yanlışa adayan Adam:Fazlurrahman adlı makalesi, İnkişaf Dergisiwww.inkisaf.net
23-) Prof. Dr. Abdulkerim ZEYDAN , Fıkıh Usûlü, Çev: Doç. Dr. Rûhi ÖZCAN, s: 140, İstanbul 1993, M.Ü. İlahiyat Fak. yay.
24-) Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, Hadis Usûlü, s: 11, Ankara, 1997, T.D.V. yay.
25-) İ.Goldziher, Muhammedanische Studien, c.2, s. 5, Ayrıca bak: TDV İslam Ansiklopedisi, c.14, s.108-11, İstanbul- 1996, Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s.26, Araştırma Yay., Ankara-1999
26-) İ.Goldziher, Vorlesungen, s.37-42’den  TDV İslam Ansiklopedisi, c.14, s.108-11, İstanbul- 1996
Ne acıdır ki,İslam’a karşı önyargılı davranan İ.Goldziher bile bu söylediklerini belli bir sistematikte söylerken ve yazarken, kendilerini “Kur’an eksenli Müslüman,Kur’ânî Müslüman, tevhidî Müslüman” olarak lanse eden bazı kişiler bütün hadislerin uydurma olduğunu,başta Ehl-i Sünnet olmak üzere bütün ekollerin hadis uydurmakta yarıştıklarını hiçbir delile dayanmadan iddia edebilmektedirler.Müctehid imamların, hadis bilginlerinin binbir zahmetle yaptıkları çalışmaları bir çırpıda yok sayan, onları küçümseyenlerin yanlış ve batıl yolda olduğunu söylemek ilim borcumuzdur.
27-) J.Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence, s.3, Oxford, 1950 Yine J.Schacht, Introduction-İslam Hukukuna Giriş, çev:M.Dağ-A.Şener, s.45, A.Ü.İ.F.Y
J.Schacht’ın eserlerine yapılmş kapsamlı tenkidler için bak: M.Azamî, İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist J.Schacht’a Eleştiri, çev:Mustafa Ertürk, İstanbul-1996
28-) Bu ekolün asıl adı Gulâm Nebi el-Maruf b. Abdullah Cekralevî liderliğinde önce “Ehli’z-Zikru ve’l-Kur’ân” diye tanındığı sonraları Muhibbu’l-Hak Azim Abadi ve Seyyid Ahmed Khan’in destekleriyle güçlenip “el-Kur’âniyyûn” hareketi olarak şöhret kazandığı anlaşılmıştır. Seyyid Ahmed Khan, Gulam Ahmed Pervez bu hareketin öncülüğünü yapmışlardır. Bu ekole göre:Kur’ân-ı Kerim’de nasih ve mensuh ayet bulunmaz.Kabir hayatı, âlem-i berzah yoktur. Sünnet ile şekil kazanmış ibadetler bu ekole göre daha değişik yorumlanmış ve sadece Kur’ân’ın zahir naslarına dayalı ibadet anlayışı hakim olmuştur. Mesela sübûtu Kur’ân’a dayanmayan cenaze ve bayram namazlarını kılma zarureti yoktur. Ekol mensubu bazılarına göre farz olan namaz günde sadece iki rekattir. Ramazan orucu da senenin herhangi bir ayında olabilir. Bu ekolün kurucusu Abdullah Cekralevî’ye göre Kur’ân’da ezan ve muezzinle ilgili bir bilgi ve işaret olmadığı için bunların yapılması küfürdür.(Geniş bilgi için bak:Aziz Ahmed, Hindistan ve Pakistan’da Modernizm veİslam, s.41-72, İstanbul-1990, Yöneliş Yay.,ayrıca Abdülhamit Birışık,  Hint Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İst-2001
29-) Dr.Cüneyt EREN, Tefsirde Anti Sünnet Hareketler, Yeni Ümit dergisi, 48. sayı, Mayıs-2000, Ayrıca bak: Ebubekir SİFİL ,  Muhammed ABDUH’un Bazı İtikadi Görüşleri adlı makale, www.ebubekirsifil.com/makaleler
İsa (a.s)’nın ahir zamanda nüzûlü, Deccal ve Cessâse, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi vessellem) büyü yapılması, mi’raç vb. konulardaki hadislere “Kur’an İslamı, Tevhidi İslam vb.” slagonik terimlerle ortaya çıkıp hurafe,israiliyat diyen Ehl-i Bidat kişi ve fırkalara verilen ilmî ve tutarlı cevaplar ve tenkidler için sizlere şu eserlere bakmanızı tavsiye ederim: a) Abdullah Feyzi Kocaer’in hazırladığı Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih’ isimli çalışma, Hüner Yayınevi, Konya b)Merhum Said Havva’nın el-bina serisinden El-Esâs fi’s-Sünne (İslâm Akâidi), Aksa Dağıtım, İstanbul c) Ebubekir Sifil , İslam ve Modern Çağ 1-3 , Kayıhan  Yay., İstanbul d) Yusuf Kerimoğlu , Fıkhî Meseleler 1-2 , Ölçü Yayınları e) Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akaidi f)Muhmmed Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası 1-2, Rehber Yay.
30-) Mahmud Ebu Reyye, Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, çev:Muharrem Tan,Yöneliş Yay., İst-1988. Baştan sona tezviratlarla dolu bu kitaba yazılmış tenkit kitapları vardır.Ayrıntılı bilgi için bak:Prof.Dr. Muhammed Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası-1, s.21-22, Rehber Yay., Ankara-1990
31-)Fazlurrahman,Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s.47-90, çev:Salih Akdemir, Ankara Okulu Yay., Ank-2001
32-) Fazlurrahman ,Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, 84-6.
33-)  Fazlurrahman, Allah’ın Elçisi ve Mesajı, 43; Ana Konularıyla Kur’an, 186-9; İslam ve Çağdaşlık, 90.
34-)bak. www.ebubekirsifil.com/ makaleler
35-) Muhammed Accac el-Hatip, Ebu Hureyre Raviyetu’l-İslam, s.149-150, Kahire, 1982, Ayrıca bak: TDV İslam Ansiklopedisi,”Ebu Hureyre” maddesi, c.10, s.165-166, İst-1994
36) L. Caetani, İslam Tarihi (terc. Hüseyin Cahit) c.1 s.120-134, İst-1924
37) Ahmed Faruk İmam-ı Rabbani, Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty, II, 76
Şia fırkasının Hz.Ebu Hureyre düşmanlığını şu şekilde açıklayabiliriz: Hz. Ali’nin (r.a.) karşısında yer alanları tenkit ve tekfir eden Şia, fitne yıllarında uzleti tercih edip ilimle iştigal eden Ebu Hureyre(r.a.)’ yi de sıkı bir şekilde eleştirmiştir. O’nu, Emevi ve Muaviye yanlısı olmakla itham etmiştir. Şia’nın Ebu Hureyre(r.a.)’yi reddetmesinin arka planında, en çok hadis rivayet eden sahabi olmasına rağmen, Hz. Ali’nin (r.a.) imametine dair tek bir rivayetinin olmaması vardır. O’nu, adil kabul etmeleri durumunda kendileriyle çelişki içinde olacaklarını düşünmüşlerdir; “Madem Ebu Hureyre (r.a.) tek başına bir hadis mecmuasıdır, o takdirde niçin imanın esaslarından biri kabul ettiğiniz imametin Ali(r.a.)’ye tahsisi noktasında hiç rivayeti yoktur” nev’inden yöneltilecek muhtemel itirazın önünü kapatmaya çalışmışlardır. Bu yüzden onlara güya  Hz. Ali şöyle demiştir: “Yaşayanlar arasında Allah Resulu’na en fazla yalan isnad eden Ebu Hureyre’dir.(!)”(İbni Ebul Hadid, Şerhu Nehcul Belağa, 1. cilt, sayfa 360). Yine Hz. Ali O’nun “Sevgili dostum bana haber verdi ki” diye Peygamber’den bahsettiğini duyunca: “Peygamber ne zaman senin sevgili dostun oldu?” demiştir.
Abdulhüseyin Şerefeddin el-Musavî’nin Ebu Hureyre(r.a.)’yi karalamak için yazdığı Ebu Hureyre adlı kitap ilim adına bir talihsizliktir. Ayetullah Humeyni’nin, Ebu Hureyre’nin Muaviye gibi zalimlerin teşkilatına girdiğini, onların yararına hadisler uydurmak suretiyle İslama büyük zarar verdiğini ileri sürmesini anlamak güçtür.(Humeyni, İslam Fıkhında Devlet, terc. Hüseyin Hatemi, s.179-180, İstanbul, Düşünce Yay.)
38-) Bkz. Muhammed Ebu Reyye, Şeyhu’l-Madire Ebu Hureyre, Daru’l-Maarif, Kahire, ty.
Ebu Hureyre(r.a.)’nin madire isimli çorbayı çok sevdiği, yemeği Hz. Muaviye’nin sofrasında yiyip, namazı Hz. Ali’nin arkasında kıldığı, bunun sebebini soranlara Hz. Muaviye’nin madiresinin daha yağlı, Hz. Ali’nin arkasında namaz kılmanın ise daha faziletli olduğunu söylediği iftirası üzerine yazılmış bu kitab müsveddesine ilmi cevaplar verilmiştir. Bak: Zekeriyya Yusuf Ali, Difa’ ani’l-hadisinnebevi,  s.114–116, Kahire-1972
39-) Mustafa Sibaî, Es-Sünnet-ü ve Mekanetuha fi’t-Teşrii’l-İslami, el-Mektebu’l-İslami, Beyrut, 1985, s. 238.
40-) Bu hususta yazılan eserlerin bibliyografisi için bak: TDV İslam Ansiklopedisi,”Ebu Hureyre” maddesi, c.10, s.167, İst–1994, Ayrıca bak: İhsan ŞENOCAK, Tek Başına Bir Hadis Mecmuası, İnkişaf Dergisi
41-) Hayatı için bak: TDV İslam Ansiklopedisi, Ka’b el-Ahbar maddesi, c.24, s.1-3, İstanbul-2001
42-) M. Reşit Rıza, Tefsîru’l-Menar, c.8, s.449
43-) TDV İslam Ansiklopedisi, Ka’b el-Ahbar maddesi, c.24, s.2
44-) Bak: İbrahim Karagül, Neo-oryantalizm ve Amerikan İslamı: 500 din adamı ABD’de ne yapacak?  Yeni Şafak gazetesi, 22 Mart 2005

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak