Kategoriler
Ana SayfaFikir - DavetMüslüman Gencin Sorumlulukları 2

Müslüman Gencin Sorumlulukları 2

Müslüman Gencin Sorumlulukları 2

Müslüman Gencin Eğitim Sorumluluğu
İslam, din ile dünya ilimlerini birbirinden ayırmamamızı bize öğretmiş, her ikisini birden tavsiye etmiştir. İslam, kainat ile ilgili ilimleri bir ayette toplayarak, bizi dünyevi ilimlere teşvik etmiş ve bu ilimleri bilmeyi, Allah’tan korkmanın ve O’nu tanımanın yolu haline getirmiştir:
Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz, onunla çeşitli renklerde meyveler yetiştirmiş, dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve türlü renklerde yollar var etmişizdir. İnsanlar, yerde yürüyenler ve davarlar da böyle türlü türlü renktedirler. Allah’ın kulları arasın da O’ndan (gereğince) korkanlar sadece alimlerdir. Şüphe yok ki Allah, Aziz’dir, Gafur’dur.” (Fatır 27-28)
Mademki İslam, Müslümanların hayatın her alanına girmelerini istiyor, o zaman Müslümanlar, bugün bu ilimleri öğrenmeye daha fazla muhtaçtırlar.
Günümüz Müslümanlarının İlme Olan İhtiyaçları
İçinde yaşadığımız bu asır, ilmin her alanına girmemizi bize farz kılıyor. Zira beşeriyet, bugün yeni buluşlarla birbiriyle yarışmaktadır. Acaba Müslümanlar bu yarışın neresindedirler?
İslam alemi, bugün Doğu ve Batı’nın kuyruğu durumuna gelmiş; iğneden rokete kadar her ihtiyacında onlara muhtaç durumuna düşmüştür. Hal böyle olunca da bize, ”üçüncü dünya ülkeleri” ya da ”geri kalmış ülkeler” gibi isimleri yakıştırıyorlar. Bütün bunlar, dünyevi ilimleri terk edip İbn Rüşd, İbnu’n-Nefis, Harezmi, İbn Heysem ve isimlerini tarih sayfalarına kazıyan daha nice erlerden oluşan selefimizin ulaşmış oldukları seviyeye varmak için çaba göstermememizden kaynaklanmaktadır.
İslam, Müslüman fakihin bulunmasını önemsediği gibi Müslüman doktor, Müslüman mühendis ve Müslüman kalifiye elemanın bulunmasını da önemsemektedir. Zira Müslümanların ihtiyaç duydukları tıbbi alanlarda doktor bulunmadığı takdirde bütün Müslümanlar günahkar olurlar. Bütün bu alanlara girmek, her Müslüman için farzı kifayedir. Bu fer’i alanlardan birine başlama yeterliliğine sahip olan bir kişinin, o alanda ihtisas yapması, ilerlemesi ve Müslümanlara faydalı olması kendisine farz olur.
Her birimiz buna kanaat getirmiş olsaydık, yaşadığımız bu acı durum yaşanmayacaktı.
İbnu’l-Cevzi şöyle diyor: ”Akıllı kimsenin, ulaşılması mümkün olan en son noktaya ulaşması gerekir. İnsanoğlunun gökyüzüne çıkması tasavvur ediliyorsa,kişinin yerde kalmaya razı olmasını çok çirkin bir eksiklik olarak görürüm. Peygamberlik makamı çalışmayla elde edilseydi, onu kazanmada ihmalkar davrananı küçümserdim.”
Ey kardeşim! Hep beraber selefimizin sağladığı itibarı iade edelim ve hep beraber en yüksek ilmi derecelere ulaşmak için çalışalım. Sana ve bana müjdeler olsun! Niyetimizi Allah için halis kılar ve ilim öğrenmedeki hedefimiz Müslümanlara hizmet olursa, o zaman Yüce Allah, bununla bizlere tesbih, tehlil ve tekbir zikirlerini eda edenlerin ecrini yazacaktır. Nitekim alimler de bize böyle haber vermektedir. Niceleri var ki dini ilimleri dünya için öğrenir, niceleri de var ki dünyevi ilimleri din için öğrenir. Bunlar eşit değildirler.
Ey kardeşim! Dünyayı din ile ıslah edelim.
Müslüman Gencin Ailesine Karşı Sorumluluğu
Gençlerin çoğu, aileleriyle birlikte yaşıyor. Görünen o ki, evlerimizin çoğu kamil bir şekilde İslami boya ile boyanmamıştır. Birçoğumuz bazı İslami konularda ailelerimizde aşırılıklar görüyoruz. Bu noktada ailelerimize karşı omuzlarımıza yüklenen sorumluluk çok ağırdır. ”Mahallenin çalgıcısı mahalleyi eğlendiremez.” atasözünden de anlaşıldığı üzere,aileler çocuklarının nasihatlerini kolay kolay kabul etmezler.
Anneler-babalar, diğer insanların sadece iyi yönlerini görme fırsatına sahipken, çocuklarının hem iyi hem kötü yönlerini gerçek manada görebiliyorlar. Ancak bu durum, onlara karşı tebliğ sorumluluğumuzu terk etmeyi gerektirmez. Bilakis, daha fazla çaba ve emek sarf ederek, sürekli olarak onları davet edeceğimiz uygun araçlar bulmamız gerekir.
Aşağıda sıralayacağım bazı öğütleri kendime ve size tavsiye ediyorum. Ailelerimizle ilişkilerimizde bunları uygulayabiliriz.

    1. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisini hatırlamalıyız: ”Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari,İlim 11, Edeb 80; Muslim, Cihad6.)

Müslümanın, şahsı söz konusu ise zoru tercih etmesi, azimetlerde amelde bulunması, ruhsat ve dindeki kolaylıkları terk etmesi kabul edilebilir. Fakat bunu bütün insanlara dayatması kabul edilemez. Mesela; ailesinde, nafile ve sünnetler konusunda farzmış gibi, mekruhlarla ilgili de harammış gibi hesap sormak bir zorlaştırma çeşididir.
Sözün özü şudur: Ailelerimize, o konudaki diğer görüşleri dikkate almadan, fıkhi bir hükmü uygulatmada acele etmemeli ve genişlik olduğu sürece haram kılmada aşırı gitmemeliyiz.
2. Ailelerin zihnini meşgul eden en önemli nokta, çocuklarının geleceğidir. Aileler, çocuklarının ders ve mesleklerinde başarılı olduklarını gördükleri müddetçe, onlara itiraz etmeden,yollarına devam etmelerine müsaade ederler. Fakat çocuklar eğitimlerinde geri kalırlarsa, aileler onları kendi hallerine bırakmayacağı gibi onların üsluplarını da kabul etmeyeceklerdir.
Bizler gözlerimiz başarıya dikmeliyiz ki, ailelerimiz İslam’ın kendi fertlerini hayatın her alanında başarılı olmaya teşvik ettiğini bilsinler ve bizi çalışmalarımızda daha fazla cesaretlendirsinler.
3. Ailelerimizin ihtiyaçlarını gidermede katkıda bulunmalıyız. Bunu, mümkün olan en güzel şekilde, başa kakmadan ve ayrılığa düşmeden yapmalıyız. (beyler için.)
4. Eve geç gelme ve çok fazla arkadaş ziyareti gibi ailemizi kızdıracak davranışlardan mümkün olduğunca uzak durmalıyız.
5. Ailelerimize iyiliği emretmemiz, onları kötülükten sakındırmamız son derece hikmetli ve anlayışa dayalı olmalıdır ki, istediğimizin aksi bir şey meydana gelmesin. Şunu bilmeliyiz ki, örneklik ile yapılan davet tarzı, söz ile yapılan davetten kesinlikle daha güçlüdür. Selefimiz ne güzel ifade etmiştir: ”Bir şahsın amelinin bin kişide bırakacağı etki, bin şahsın bir kişiye söyleyeceği sözden daha hayırlı ve etkilidir.”
6. Son olarak unutmamalıyız ki, annesinin ve babasının rızasına nail olan kimse, Allah’ın izniyle hem dünyada hem de ahirettte mesut olacaktır. Dolayısıyla en faziletli olanı terk edip daha az faziletli olanı yapma pahasına onları kızdırmamız, itibarlarını düşürmemiz ve onlara katı muamelede bulunmamız doğru değildir.
Müslüman Gencin Topluma Karşı Sorumluluğu
Günümüzde, Müslüman gencin topluma karşı sorumluluğu, zihnini gece gündüz meşgul edecek kadar büyüktür. Bir araştırmacı, halimize baksa İslam’ın kendi evinde garip olduğunu görecektir. Bugün Müslümanlar, güçlülerin sofrasındaki yetimlerden daha zayıf duruma düşmüşlerdir. Putperestler, siyonistler, komünistler, haçlılar ve bütün şer güçler aleyhimizde birleşmiştir.
Dünyadaki en zelil millet durumuna geldik. Düşmanlarımız kanımızı, malımızı ve ırzımızı kendilerine mübah kılmışlardır. Öyle ki, onların nazarında en ucuz kan, Müslüman kanıdır. Bu kan, sahipsiz ve bedelsiz olduğu gibi akıtanın da ödüllendirildiği bir kandır. Düşmanlarımız bize, ”Hesap görme vakti geldi” diyorlar ve ”İslam’ı yıkın, Müslümanları yok edin” prensibiyle saldırıyorlar.
Herhangi birimizi, parmağını dünya haritasına rastgele koyduğunda parmağının Müslümanların kanıyla kızıla boyanmış bir çizgiye  denk gelmesi bu durum için yeterli kanıttır. Ya da bizden birinin, gazete okuduğunda Suriye, Filistin, Türkistan, Arakan, Lübnan, Keşmir, Afganistan, Eritre veya Bosna-Hersek’te Müslümanların doğrandığı yeni bir mezbaha keşfetmesi bu durumu anlatmak için yeterlidir.
Kaç gencimiz darağaçlarında öldü? Kaç kadınımızın ırzı kirletildi? Kaç çocuğumuz babasını yitirdi? Kaç ihtiyar üzüntüden öldü? Mescitlerimiz yıkıldı, Mushaflarımız yakıldı, evlerimiz arandı-tarandı, rükü ve secdede insanlar öldürüldü. Fakat tüm bunlara rağmen Müslümanlar hala yatıyorlar.
Müslümanlarla açık bir şekilde savaşılan birçok memleketteki durumumuz budur. Fakat İslam’ın tatbik edildiği iddia edilen memleketlerin durumu da diğerlerinden çok farklı değildir. haddi aşmalar ve günahlar, bu memleketlerde gece gündüz aleni bir şekilde işleniyor. Çıplak kadınlar ve dansözler toplumun yıldızları olmuştur. Günahlar ve çıplaklık olağan kabul edilmekte; dindarlık ise, aşırılık ve gericilik sayılmaktadır. Bundan daha acı olan ise, bunların, mütedeyyin insanlarla savaşmak için kollarını sıvamış olmalarıdır. Neticede dindarlar, ya dindarlıklarından vazgeçmişler ya da kendilerine çeşitli sıkıntılar çektirilmiş ve çalışma alanları daraltılmıştır.
Müslümanların her yerde yaşamış oldukları bu acı gerçek, her Müslümana, bu durumu değiştirmek için çalışmayı kesinlikle farz-ı ayn haline getirmektedir. Allah’ın dinine yardım etmeden ve bu dinin sancağını yüceltmek için çalışmadan Allah’ın huzuruna çıkan her Müslüman, mazereti ne olursa olsun günahkardır.
Her birimiz, kendisini, Allah’ın huzurunda hesaba çekilmiş olarak tasavvur etsin. Rabbi ona, ilahı kelimetullah için, Allah’ın dininin hakimiyetini gerçekleştirmek için ve gasbedilmiş Müslüman memleketlerin özgürleştirilmesi için ne yaptığını sorunca ne cevap vereceğiz? ”Rabbim,bu gaye için çalışmanın benim üzerime farz-ı ayn olduğunu bilmiyordum” mu diyeceğiz? ”Bunlar için çalışacak vakit bulamadım” mı diyeceğiz veya ”Senin için çalışmanın zor ve bu yolun dikenlerle dolu olduğunu bildiğim için korktum, her tarafımı korku sarmıştı” mı diyeceğiz?
Ey gençler! Kendimiz ve sizi uyarıyorum! Eğer şu andan itibaren İslam için çalışmak üzere harekete geçmezsek, Yüce Allah’ın ”Sizden sadece zulmedenlere uğramayacak olan bir fitneden sakının.” (Enfal 25) tehdidini ve Hz. Peygamber’in, ”Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz ya da Allah’ın size bir azap göndermesi yakındır. Sonra dua edersiniz de dualarınız kabul olmaz.” (Tirmizi, Fiten 9) tehdidini hep birlikte bekleyelim.Bu, dünyadaki tehdittir. Ahirette durum daha korkutucu, hesap daha da zor olacaktır.
Bu Durumu Değiştirmenin Yolu
Yaşadığımız bu acı durumu değiştirmenin ve özleminin duyduğumuz İslam devletini yeniden kurmanın yolu, -bazılarının zannetiği gibi- çok zor değildir. Bilakis Allah’a verdikleri söz için hazırlık yapıp ahireti en büyük hedefleri haline getirenler için bu yol gayet kolaydır. ”Muhakkak ki Allah, müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe 111) Bu yol, canlarını avuçlarında taşıyan yiğitlere ihtiyaç duyan bir yoldur. Öyle yiğitler ki,dünyalık yüklerini hafifletmiş ve bütün gayretlerini bir noktada toplamışlardır. O da ahiretteki hesap korkusudur.
Genç kardeşim! Bu yiğitlerden olmak için size fırsat sunulmuştur. Henüz çoğunuzun azmini gevşetecek çocuk, eş ve rızık endişesi sizleri meşgul etmeden bu fırsatı değerlendirin. Allah’a verdiğimiz sözü yerine getirme konusunda acele edelim ve şimdiden çalışmaya başlayalım. Umulur ki arzulanan yardım nesli biz oluruz.
İşe Nasıl Başlayacağız?
Her birimiz, değişmesi gereken yerin kendi oturduğu yer olduğunu ve buranın ancak kendi çalışmasıyla değişebileceğini düşünüp bu yerle ilgili bir şeyler öğrenmeye, daha önceden tanığı arkadaşlarını gözden geçirip içlerinden İslam’a karşı gerçekten duyarlı olanları seçmeye, onlara yakınlık göstermeye ve onları sevmeye başlayarak işe başlamalıdır. Ta ki, bu arkadaşlardan her birinin kalbine sadece Allah için ziyaretleşme, arkadaşları ile buluşma ve arkadaşının ihtiyacını giderme arzusu yerleşsin.
Daha sonra bu arkadaşlarına, bir Müslümandan istenen  yükümlülükleri ve bu yükümlülüklerin önemini açıkça söylemeye başlamalısın. Bu yükümlülüklerden bir tanesi de kişinin, Müslüman topluma karşı olan görevidir. Onlara, Müslümanların yaşamakta oldukları acı durumu ve bu durumu değiştirmenin gerekliliğini açıklamalıyız. Bütün bunları da kendilerine olan sevgimizden dolayı ve kendilerini Allah’ın azabından korumak amacıyla izah etmeliyiz.
Davetimize olumlu cevap verirlerse-Allah’ın izniyle çoğu zaman cevap olumlu oluyor- onlara ve çevrelerindeki insanlara daveti tebliğ etmeye başlamalıyız. Bu şekilde, İslam fikri buralara hakim oluncaya kadar sayı artacak ve toprağa atılan tohum yavaş yavaş yeşerecektir:
İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçilerin de hoşuna gider. Allah, böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kafirleri öfkelendirir.” (Fetih 29)
Böylece her bölgede, sadece bir kişinin bile insanları Allah’a davet ettiğini varsayarsak, göreceğiz ki süreç içinde o tek kişi, biraz önce zikrettiğimiz gibi İslam fikrinin topluma hakim olma merhalesine ulaşacak ve gün gelecek, toplum tedrici olarak kamil İslam’a yönelecektir. İslam’ı benimseyip onu anayasa olarak kabul eden toplum oluştuğunda, bu toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak kadrolar da kendiliğinden oluşacaktır. Allah’ın izniyle İslam düşmanlarının korku ve baskıları bu İslami yönelişi durduramayacaktır.
Hayal ile Gerçek Arasında
Bazıları, bu düşüncenin hayal olduğunu, iman ve cihattan başka hiçbir şeye sahip olmayan Müslümanların, kendilerine karşı birleşmiş ve çeşitli silahlara sahip güçlere direnemeyeceğini ve aslanın pençeleri arasındayken haklarına kavuşamayacağını söyleyecektir. Fakat kıtaları fetheden ve Allah’ın kendilerini yeryüzüne hakim kıldığı selefimiz, düşmanlarından sayıca daha fazla, güç olarak da daha üstün değildi. Onlar, mümin ve mücahid olarak üstündüler.
Tarihi Okuyun
Bundan emin olmak isteyen tarih okusun. Kur’an-ı Kerim’i düşünerek okusun. Peygamberlerin ve dava adamlarının yeryüzünde nasıl hakim kılındıklarını araştırsın. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem davete tek başın başladı. O, davetin başlangıcında, kendilerine davetini açıklayacağı fertleri seçti ve hayr umduklarına öncelik verdi. Bu davetin sonucunda, inananların sayısı tedrici olarak arttı.
Daha sonra Allah Rasulü, açıktan davete başladı. O ve beraberindekiler, davayı en geniş şekilde yaydılar. Hz. Peygamber, davetine icabet edeni oluşturduğu çekirdek kadroya kattı. Buna paralel olarak, her geçen gün inananlara karşı müşriklerce kullanılan güç ve şiddet artmaya başladı. Kimi işinden atılmış, kimi rızkını temin ettiği yerden uzaklaştırılmış, kimi evinden çıkarılmış, kiminin arkadaş ve tanıdıkları onu terk etmişti. Kimi çok kötü bir şekilde dövülüp öğle sıcağında çöl kumlarına yatırılmış, kiminin kaşı-gözü yarılmış ve kafası kırılmıştı. Kimi de kadın, mal ve başkanlık gibi nefsin hoşlandığı şeylerle kandırılmaya çalışılmıştı. Fakat bütün bunlar, onların güçlerini artırmaktan öteye geçemedi.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, on üç yıl bu hal üzere devam ederek davasını yayıyor, kendisine icabet edenleri Daru’l Erkam’da ruhi, fikri ve ameli olarak eğitiyor ve çekirdek kadroya katıyordu. Bu durum, Yüce Allah ona Medine’ye hicret izni verinceye kadar böyle devam etti. Allah Rasulü, hicretten sonra Medine’de İslam devletini kurdu ve kısa bir süre sonra Mekke’yi fethetti. Daha sonra kısa bir sürede İslam, önce Arap Yarımadası’na, ardından da bütün dünyaya hakim oldu.
Evet, bu yol uzun ve meşakkatlidir. Fakat bundan başka yol da yoktur. Bugün ekip yarın biçmek isteyen kimse, hiçbir şey biçemeyecektir. Çünkü böyle yapan, kainatın sırrına ve değişimin kurallarına aykırı hareket etmiş olur.
Bu Yolun Karakteri
Bu yolda yürümek isteyen kişi, kendini sabırlı ve uzun soluklu olarak hazırlamalı ve bilmelidir ki, Allah’ın vaat ettiği yardımı görmeden ölebilir. Kendisinin, yeryüzüne hakim olacak neslin üzerinden geçtiği bir köprü olduğunu bilmesi ona kafidir.
Yine bilmelidir ki, bu yol, bedenlerin parçalandığı ve kanların akıtıldığı bir yoldur. Bu yolda yürüyen kişi, zindana atılabilir, sürgün edilebilir, işinden olabilir işkence görebilir veya öldürülebilir. Tüm bunlar, bu yolu terk etmesi için kendisine yapılabilir. Bu yolda yürümeyi terk ederse dünya ve ahirette zarar eder ki, apaçık hüsran budur. Fakat sebat ederek sonuna kadar bu yolda yürürse. -Allah’ın izniyle- onun gideceği yer cennettir:
Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onların başına öyle sıkıntılar ve darlıklar geldi ve öyle sarsıldılar ki, peygamber ve onunla birlikte iman edenler ”Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)
Hepimiz şunu iyi bilmeliyiz ki, bizler Allah’ın yardımının bizim elimizle gerçekleşmesiyle değil, sadece çalışmakla mükellefiz. Zira biz, yolun yarısında ölebiliriz.
Bu yolda yürümek, bu yol üzere ölmek, bizden sonra gelenler için bu yolu kısaltmak ve Kur’an’ın haber verdiği gibi Yüce Allah’ın bize vaat ettiğini elde etmek bize yeter.
Ey iman edenler! size acı verecek bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?” (Saf 10)
O ticaret nedir?
Allah’a ve Peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ederseniz. Eğer bilirseniz bu, sizin için çok daha hayırlıdır.” (Saf 11)
Bu ticaretin kazancı nedir?
Sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel yerlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” (Saf 12)
Dr. Mecdi el-Hilali

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak