Kategoriler
Ana SayfaFikir - DavetMehmet Emin AKIN Hoca’dan Diyanet’e Reddiye

Mehmet Emin AKIN Hoca’dan Diyanet’e Reddiye

Mehmet Emin AKIN Hoca’dan Diyanet’e Reddiye

Mehmet Emin AKIN Hoca, Diyanet’in “Daiş’in Temel Felsefesi Ve Dini Referansları Raporu”na dair bir eleştiri çalışması hazırladı.
AKIN söz konusu çalışmada, Diyanet işleri başkanlığına “üzerinden müstevlî kâfirlere karşı cihad ibadetini dinî ve sosyal etkinliğe indirgemesi” suçlamalarını yöneltti.
İlmi çalışmalarıyla tanınan Mehmet Emim Akın, Diyanet’in hazırlamış olduğu rapora sert açıklamalarla cevap verdi, 100 sayfayı aşkın çalışma, hem akademik bir çalışma olarak hemde kaynak bir eser olarak arşivlerde yerini alacaktır.
Bu çalışmayı bölümler halinde okuyucularımıza sunuyoruz. İşte o çalışmanın ilk bölümü:
ÜZERİNDEN MÜSTEVLÎ KÂFİRLERE KARŞI CİHAD İBADETİNİ DİNÎ ve SOSYAL ETKİNLİĞE İNDİRGEMESİ
بسم الله الرحمن الرحيم
مِنْ أَجْلِ ذَٰلِكَ كَتَبْنَا عَلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الْأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا ۚ وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم بَعْدَ ذَٰلِكَ فِي الْأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ (32) إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ أَوْ يُنفَوْا مِنَ الْأَرْضِ ۚ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا ۖ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ (33) إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِن قَبْلِ أَن تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْ ۖ فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ (34) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (35) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (36(
“Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitapta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir. ﴾32﴿
Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır. ﴾33﴿
Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar. Artık Allah’ın çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğunu bilin. ﴾34﴿
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. ﴾35﴿
Şüphesiz yeryüzünde olanların hepsi ve yanında bir o kadarı daha kendilerinin (kâfirlerin) olsa da onu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar onlardan yine kabul edilmez. Onlara elem dolu bir azap vardır. ﴾36﴿” [1]
(Maide:32-36)
وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ
“ Ve onlara gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş için yetiştirilmiş atlar hazırlayın ki, onunla Allah’ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı ve diğer bilmediklerinizi korkutasınız, onları bilmezsiniz Allah onları bilir..”
(Enfâl.60)
الحمد لله بر العالمين و الصلاة و السلام على المبعوث رحمة للعالمين محمد و على آله و صحبه أجمعين
Önsöz
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır. Salât ve selam, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun bütün ashabının üzerine olsun.
Bu mektup ya da makale, Diyanet’in “Daiş’in Temel Felsefesi Ve Dini Referansları Raporu”na bir eleştiri olduğu gibi, aynı zamanda “Diyanet”in üst yönetiminin taşıdığı iyi niyete rağmen, hoşlarına gitmeyeceğini bilmekle birlikte Müslümanca bir uyarıdır.
Diyanet, nasıl bu açıklamasını bir çığlık, bir nasihat, bir muhasebe ve Müslümanların Cihad adına işledikleri hataları dile getirmek ve Müslümanlar arasında cereyan eden savaşları durdurma ve kanları korumayı amaçlıyorsa, biz de aynı niyetle bu satırları kaleme aldık.
Burada söz konusu olan evvelemirde “Işid” cemaatinin (Daiş) Irak’ta ABD’ye ve müttefiklerine karşı; İran’ın ve Şiilerin de desteğiyle Irak halkına karşı işlenen zulüm sebebiyle silaha sarılmalarını bizler nefs-i müdafaa olarak görüyordukl. Ancak Suriye’deki hadiselerden sonra, rejim tarafından halka karşı silahın kullanılması ve vahşice bir katliamın başlaması; Irak’ta olduğu gibi Suriye’de korkunç bir savaşı gündeme getirdi. Zaman içerisinde kardeş örgütler ve cemaatler, yabancı ülkelerin müdahalesi ve istihbarat şebekelerinin de devreye girmesiyle, haklı mücadeleleri, kendi aralarında ihtilafa ve sonra da silahlı çatışmalara, adaletsiz ve yersiz katillere yol açtı.
İşgalci zalimi defetmek için, aynı saflarda duranların, bu itilaflar ve fitneler sebebiyle safları ayrıldı. Olay sadece bögesel bir sorun olmaktan çıkıp uluslararası bir probleme ve tüm mıntıkayı tehdit eden empreyalist bir oyunun sergilendiği tuzağa dönüştü. Fakat Allah kendi işinde her şeye Ğalib ve Hakîm olandır.
Bu meselenin bu boyuta ulaşması; bölge üzerinde siyasi, ekonomik ve askerî, çıkarları olan; ABD, AB İsrail, Rusya ve Çin’in çıkar hesaplarını ve dengelerini sarstığı için, bölgenin aslî halkının ve asıl hak sahipleri olan Müslümanların karşısında yer alarak, aradaki görevli devletlere de bu meselede geçici roller vererek, Suriye’de beş yıldır kanın akmasını sürdürdüler.
Irak, Afganistan ve Suriye savaşı Amerika için II. Vietnam savaşıydı, fakat bu kez petrol bölgelerinin elde tutulması ve İsrail’in güvenliği söz konusuydu. Fakat bu kez, BM’den ve Güvenlik Konseyi’nden de dostları ve ortakları vardı. O nedenle de Irak ve Suriye meselesi, Batı’nın Ortadoğu’da düşmanlarını dost, dostlarını düşman safına iter bir hale dönüştü. İran, Türkiye ve S.Arabistan gibi.
Irak’ta ve Suriye’deki haklı mücadele; bölge halkının elinden alınırcasına yabancı güçler devreye girdiler ve iki ülkenin ezilen halkarının mücadelesinde başı çeken bazı örgütler veya silahlı hareketler emsali az görülmüş cinayetler ve işkencelere imza attılar. Bu Batı’nın Müslümanların haklı olan mücadelesine gölge düşürülmesi için aradıkları en büyük fırsaltların biri oldu. İşte bu fırsatı ve dünya kamoyunu Cihad cemaatlerinin haklı dirneişini bir anda vahşete dönüştüme senaryolarına dönüştü ve insanları velev ki ölü haktmiş olsalar da en acımasız ve siyaset-ının hepsini geride bırakıp elinin tersiyle iterek, bir anda Amerikan sinemalarındaki film profesyonel ve nitelikli katletme sahneleriyle karşımıza çıktı.
Bir zamanlar Saddam’a karşı savaş ilan etmek için, yalancı senaryolar ve uydurma istihbarat raporlarıyla dünyayı aldatan ABD, bu kez de, dinde katli sünnet haline getiren bir cemaati bahane ederek, Irak’ta ve Suriye’deki savaşına bir yandan İran’ı ve bir yandan da Katar, Kuveyt ve S. Arabsitan’ı ve Türkiye’yi alarak başladı.
Bizim bu eleştirimizden maksad; ne Daiş’in vahşi, kibir, merhametsizlik ve adil yargılamalardan uzak, halifelerine beyat edenler hariç bütün Müslümanları tekfir etmelerini, Diyanet’in söz konusu edip eleştirmesini eleştirmek değildir. Bu raporu, Daiş bağlamında mazlum Müslümanların hakları için can bir izzet ve haysiyet savaşı verenleri; “Daiş ve benzerleri; diye niteleyerek hem dar hem de geniş anlamda cihadı lekeleyici ve cihadla ilgili akidemizi politika hesabına zedelediği için eleştiriyoruz.
Diyanet’i, ABD’nin müttefikeleriyle İslam’a ve Müslümanlara karşı savaşını görmezden gelip Daiş’in eylemlerini kullanarak İbn Teymiyye ve selef akidesine çirkin, diplomatik ve psikolojik bir saldırı savaşı başlattığı ve bu akideye karşı nefret duygularını körüklediği ve bunu desteklediği için eleştirdik.
İslam, bin yıldır Moğolların, Haçlıların Avrupa’nın saldırısı altında. Bunu görmeyen bir topluluk ve bundan gafil olan bir topluluğunun İslam’dan ve imandan söz etmesi mümkün değildir. Bütün iislam milletleri işgal altında ve güya işgal altında olmayanlar da Batı’nın sömürge valiliği olan işbrilikçilerinin esareti altında.
İslam’ın izzeti, Allah’ın razı olmadığı ve kitabında dalalet, şirk ve küfr olaraj nitelediği düşüncelerin sistemleri ile geri dönemeyecektir. Müslüman topğlumları demkorasi ve islam dışı yasalarla yönemek zaten Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerin şiarı değildir. Bir toplum dileyerek ve iradesiyel böyel sistemi tercih ediyorsa islam ve de Allah ile iman ve tevhid ilşkisini kesmiştir.
İslam dünyasındaki cihad hareketlerini; rejimler ve bu rejimlerin Müslülüman olduğunu söyleyen liberalleşmiş ve demokrasiyi adeta sünnet edinmiş bürokratları sevmese be nefret de etseler, bir gün en doğru ve en salih olan Cihad-ı Ekber’e doğru adım adım ilerliyorlar. Bu İslamcı liberal, kapitalist demokrat İslamcı aristokrasimiz; dünya sevgisi ve zevklerinden kopmayı istemediği için, Allah yolunda cihad edenlerden nefret ediyor. Bunun için asli küffardan önce onlar, her münasebette öğüt vererek veya kınayarak güya İslam’ı Müslümanları kayırma (!) çabasına soyunuyorlar.
Tevhdi’in aydınlığı karanlığı yavaş yavaş aydınlatmakta, Tevhid’ ilminin nadası bütün dünyayı uyandırmakta ve Müslümanların kendi ülkelerinde “parya” olduklarını haykırmakta:
“Siz yıllardır “hayye ale’s-salat” diyorsunuz, ama “hayye a’le’t-Tevhîd” diyen bir dini öğretmiyorsunuz.”
İşte Cihad ehli ve Rabbanî mücahidler, bizlere bunu haykırıyorlar.
Nefislerimizin zulmünden ve ölüm korkusundan “hayye a’les-salat” nidalarını “hayye a’le’l-cihad” nidalarına kardeş değilmiş gibi göstermeye çalıştığımız için kılıçların şakırtısından ve atların kişnemesinden hoşlanmıyoruz. Onun için oyun ve eğlence kabilinden; Allah, Din ve İslam diyoruz. Onun için Cihad ve ilim dini, rahmet ve adalet dini olan İslam; bizi kendisine yabancı görüyor ve topraklarımıza misafir olmak istemiyor.
Hepimiz, zulme uğradık ey ümmetimiz.!
Ey mazlum, zalime dönüşme demek için bu satırları yazdık.
Allah Azze ve Celle hüküm verenlerin en adilidir ve her işini hikmetle yapandır.
Hak söz ve doğru olan hüküm, O’nun nimeti lütfu ve inayetiyledir. Hata ve çirkin olan sözler ve ameller; biz, nefislerine zulmeden âciz ve günahkâr kullardandır.
BİRİNCİ BÖLÜM
Allah Azze ve Celle kitabında;
وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِ إِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا
“ ve sakın Hak! İle olmadan Allah’ın -öldürülmesini- haram kıldığı bir nefsi öldürmeyin. Kim de mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisi için, geçerli bir hak var etmmişizdir, bu sebple de öldürmede kesinlikle isdar etmesin (zulmetmesin) ”
(İsra: 33)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Abdullah İbn Mes’ud (radiyallahu anhu) bir hadislerinde şöyle buyurur:
لَا يَحِلُّ دَمُ امْرِئٍ مُسْلِمٍ يَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ إِلَّا بِإِحْدَى ثَلَاثٍ النَّفْسِ بِالنَّفْسِ وَالزَّانِي الْمُحْصَنِ وَالتَّارِكِ لِدِينِهِ الْمُفَارِقِ لِلْجَمَاعَةِ
“La İlahe İllallah’a ve Muhahammedun Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) şahidlik eden hiçbir Müslimin kanı şu üç kusus hariç helal değildir: Muhsan olan zanî, Dinini terkeden ve Cemaattan ayrılan”[2]
Bir başka hadislerinde ise şöyle der:
لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ قَتْلِ مُسْلِمٍ
“İyice bilin ki; Allah katında bütün dünyanın zevali -yok olması- bir Müslümanı öldürmekten daha hafiftir” [3]
Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir:
من خرج من الطاعة فارق الجماعة فمات مات ميتة جاهلية من قاتل تحت راية عمية يغضب لعصبة أو يدعو إلى عصبة أو ينصر عصبة فقتل فقتلة جاهلية من خرج على أمتي يضرب برها وفاجرها ولا يتحاشى من مؤمنها ولا يفي لذي عهد عهده فليس مني ولست منه
“Kim itaatten çıkar ve Cematten ayrılırsa ve ardından ölürse onun ölümü cahilleye ölümüdür. Kim ki bir dalalet sancağı altında savaşır; bir asabiyet bağı için gazap eder veya bir asabiyete davet eder veya bir asabiyet üzere olan topluluğa yardım eder de öldürülürse onun öldürülüşü cahillye ölümü üzeredir.
Kim ki; Ümmetime karşısına -silahla- çıkar da; onların iyisi ve kötüsü demeden mümininini kanınıa korumazsa ve ahdi olanın da ahidin gözetmezse, o(nlar) bden değil ben de onlardan değilim” [4]
Diyanet, resmî bir devlet kurumu olarak malumdur ki bazı kayıtlar ve şartlar çerçevesinde görev yapan bir teşkilattır. Dinî bazı ibadetlerin edasını yasalar çerçevesinde ve laik rejimi koruyucu ve kollayıcı çizgide görev yapmak zorunda bırakılmıştır. Kişisel sınırları ve kişisel ve bazı malî ibadetlerle ilgili ve dinî öğretime dair yükümlülüklerini “Teşkilat”la ilgili kanun [5] uyarınca yapar. Görev alanı “İnanç, ibadet ve ahlâk”tır.
Fakat zaman zaman “teşkilat” Millî Güvenlik gereği askerî ihtilallerin ve de demokratik seçimlerle gelmiş olan hükümetlerin çizgisinde adeta siyasetin arkasında duran; fetvalarıyla ve açıklamalarıyla siyasî otoriteyi destekleyen ve meşrulaştıran görevleri de üstlenmiştir.
Uluslararası ve özellikle de son yıllarda İslam topraklarındaki savaş vb. hadiseleri yorumlamada, Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat kanununda kendisine belirtilen alanların dışına çıkıyor gibi. Rejim adına dünya Müslümanları üzerinde, siyasî olarak konumuyla bağdaşmayan niyet belirtme, yol gösterme ve siyasî bir dinî kurum gibi davranmaya başlamıştır.
“Daiş’in Temel Felsefesi Ve Dini Referansları Raporu” adlı beyanında olduğu gibi. Peki, Diyanet’in kısır, dar alana mahkûm edilen ve sınırların ötesinde de olsa, siyasî de sayılsa hiçbir iş görmemesini mi istiyoruz? Hayır, amacımız bu değildir. Ancak Diyanet’in Uluslararası sahada Türkiye’nin dış politikası gereği dışarıdaki Müslümanlarla iletişimi, dinî eğitimi ve öğretimi amaçlayan çabaları ebetteki kısıtlı da olsa Müslümanlar arasındaki ilişkileri pekiştirmede ve mevcut siyasî durumdan ve imkânlardan yararlanarak ve de diplomatik kanalları kullanarak birçok iyi gelişmeye vesile olduğunu elbet görmekteyiz.
Fakat bütün bu söylediklerimiz ve son yıllarda AKP döneminde her ne kadar Diyanet’in işlevi kendisini tarif eden, görev ve yetkilerini sınırlayan kanunun dışına taşmışsa da -ki olması gerekenin henüz çok gerisindedir- Diyanet’in daha hayırlı ve doğru bir yolla Millî (Ulusal, ırki) kaygıları aşarak, daha gerçekçi bir ilmî ve fikrî yaklaşımla; Müslümanların hâl-i hazırdaki sıcak sorunlarına yaklaşması gerekir.
Diyanet’in, siyasetin uluslararası baskılar karşısında aldığı edilgen ve kırılgan duruşlarının etkisinde kalmadan, daha özgür ve fıkhımıza yaraşır bir biçimde ve İslam’ın kaynaklarını istismara ve de siyasî amaçlar uğruna kullanılmasına izin vermeden çalışması arzulanır.
Ancak son birkaç yıldır; siyasî sürtüşmelerin ve memlekette çeşitli ortamlarda ve bazen çirkin üsluplarla devam eden dinî ve itikadî çekişme ve tartışmaların TV kanallarına kadar yansıması ve Medya tarafından dinî meselelerin çarpıtılması ve hatta aleyhinde kamuoyu oluşturulması ve dış kaynaklara ve yabancı politikalara hizmet etmesi diyebileceğimiz faaliyetleri karşısında ‘Daiş’ karşısında gösterdiği sert tepkinin çeyreğini bile göstermemiştir. Bu da tabiî olarak Hükümet’in “olsun” dediğine “olsun” diyen bir tavrın Diyanet’in ayağına ve aklına bağ olduğunu bize gösteriyor.
Diyanet’in başındakiler sanmasın ki, Kur’an’a ve Sünnet’e yapılan saldırılar, Müslümanlar üzerinde kendilerinin de yüreğini burktuğunu söyledikleri cinayetlerden daha az tahrip edicidir. Dünya’da ve Türkiye’de İslam’a karşı verilen savaşı; Diyanet gördüğü halde bununla savaşmayan bir devletin emrindeki bir kurum olarak bu terk ettiği görevi yapanlara da terörist gözüyle bakmaya ve onlara düşmanlık etme hakkına sahip değildir. Yapamadıkları ve hatta engel olmaya çalıştıkları bu görevi, Diyanet kimseye ne vacib kılma ve ne de haram kılma hakkına sahiptir.
Abdullah İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste Allah’ın Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Şöyle buyurdular:
عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُما قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ :
إِذَا تَبَايَعْتُمْ بِالْعِينَةِ ، وَأَخَذْتُمْ أَذْنَابَ الْبَقَرِ ، وَرَضِيتُمْ بِالزَّرْعِ ، وَتَرَكْتُمْ الْجِهَادَ ، سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ ذُلًّا لَا يَنْزِعُهُ حَتَّى تَرْجِعُوا إِلَى دِينِكُمْ
“Allah’ın Rasulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle derken işittim: Siz, İyne [*] alışverişinde bulunduğunuzda ve inekler kuyruklarına yapıştığınızda ve yeşilliklerden hoşlanmaya başladığınızda ve Cihadı terkettiğinizde; Allah sizin üzerinize öyle bir zelil oluşu musallat kılar ki; siz dininize dönünceye kadar onu sizin üzerinizden kaldırmaz.” [6]
Dolayısıyla Amerika’nın, BM’in ve AB’nin sürekli tehdit ettiği Hükümet ve Erdoğan’ın ister istemez ya da bilinçli bir şekilde, Diyanet’e eskisinden daha çok siyasî ve dinî bir telkin görevi yüklemesini gündeme getirmiştir. Bunun olumlu yanlarıyla birlikte, din kaynaklı referanslara müracaat ederek siyasi hadiseleri yorumlaması ve çözümlerden söz etmesini zarurî kılmıştır.
Siyaset, Diyanet’e daha etkin bir rolü vermek istiyor; fakat kadrolarının donanımı açısından, kendisi için istenen muhtemel yeni bir “Şeyhu’l-İslamlık” makamı ve konumunu sağlayacak güçte değildir. Zira hâlâ bütün görevlileri memur ve memurin yasasına tabidirler. Bu onların daima devletin ve hükümetlerin emrinde ve tasallutu altında olacağını gösterir, bundan başka bir konuma da kanun zaten izin vermiyor. Peki, kanun mutlak mıdır değiştirilemez midir, hayır bu mümkündür. Türkiye’nin dinî geçmişine ve tarihî kimliğine daha uygun ve daha etkin ve özgür bir Diyanet -şimdilik mevcut şartlarda- mümkün olamaz mı? Olamaz, fakat bazı kayıtlar kırılabilir ve Diyanet özerk ve sivilleşebilir. Şu anda Diyanet sivil görünse de değildir.
Diyanet’in “Daiş’in Temel Felsefesi Ve dini Referansları Raporu” işte bu sebeple, Diyanet’in ne demek istediğinden, ne yapmak istediği ve nereye doğru çekildiğini anlamak ve niyetlerini tesbit etmek açısından önemlidir.
Bu açık mektubu veya makaleyi de bu niyetle kaleme aldık. Dilerim Rabbim hayra vesile kılar ve dostlarımız bunda sert ifadeler taşıyor görseler dahi, bunu dikkate almak ve Müslümanlardan devletin kapısında görev yapmayan düşünce ve akıl sahiplerini de (Miilî Din anlayışına sahip olmayan, ırkî faziletler kavgası vermeyenler ve politik organların aleti olmayanlar) İslam’ın meseleleri ve Müslümanların sorunlarını ve çözümlerini konuşabilmek için hesaba katmalıdır. Ancak ne yazık ki ülkedeki İslamcı (!) ve tasavvufçu aristokrasi buna izin vermemektedir.

[1] http://mushaf.diyanet.gov.tr/#
[2] Buharî; Sahih: Kitabu’d-Diyât: 6484, Müslim; Sahih: 1676
[3] et-Tirmizî: 1395, en-Nesaî; es-Sunene el-Kubrâ:3987
[4] Müslim, Sahih: 3442,3443, Ahmed İbn Hanbel, Müsned: 7863,İbn Hibban: 4678
[5] Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun;
Kanun Numarası: 633 Kabul Tarihi: 22/6/1965 Yayımlandığı R.Gazete: Tarih: 2/7/1965 Sayı: 12038 Yayımlandığı Düstur: Tertip: 5 Cilt: 4 Sayfa: 2911 (http://www.diyanet.gov.tr/UserFiles/foyvolant/8_mulga_mevzuat/633_kanun.pdf )
[*] İyne satışı: Satıcının sattığı malı, tekrar satın alan kimseden daha düşük bir paha karşılığında geri alması ya da alanın bir başka borcu sebebiyle getirip iade edip daha az para istemesi. (Hanefiler)
Satıcının birisinden belli bir zamana kadar ödemesi şartıyla satın aldığı bir malı bir malı, satıcının alandan tekrar daha az bir fiyata alması. (Şafiîler)
Parası ödenmeden alınan bir malı ilk satıcısın satın aklandan daha az bir fiyata tekrar alması ve sonra ilk fiyattan artan farkı da istemesi. Böylece ilk satıcı, aynı malı yine eski ilk fiyattan başkasına satacak ve ilk müşteriye yaptığı eksik ödemeyi de ondan tahsil ederek faiz almış olmaktadır.
[6] Ahmed İbn Hanbel, Müsned: 4987,Ebu Davud;3462
Islah Haber

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak