Kategoriler
Ana SayfaKadın ve CihadElleri olmayan bacımız Zehre Türkistani hicret hikâyesini anlatıyor

Elleri olmayan bacımız Zehre Türkistani hicret hikâyesini anlatıyor

Elleri olmayan bacımız Zehre Türkistani hicret hikâyesini anlatıyor

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ

Allah’ın fazlı ve nimetiyle Allah’ın yolunda hicret için yola çıkmak nasip oldu. Bizim bu hicrette ne kadar bereket gördüğümüzü kim tahmin edebilir? Hicret diyarında akraba ve dostlarımıza ne kadar özlem duyduğumuzu kim bilebilir ki?
Bizi kurtardığı için, Allah-u Teâlâ’ya şükretmeliyiz. Komünistlerin zulmü altında kalan Doğu Türkistan Müslümanları için üzerimize vacip olanları hakkıyla yerine getirmeliyiz.
Memleketimden ayrılalı yarım sene oldu. Müslüman Türkistan’da yaşadığım günler aklıma geldiğinde gözlerimden yaşlar akar. Maalesef Doğu Türkistan’daki İslam ümmeti, kâfir komünist Çin’in her gün yeni bir zulmünü görmektedir. Bu mazlumların eli daima semaya açılıp bu vahşi azgınlara karşı dua etmektedir. Allah’ın onları işgalci Çin hükümetinden kurtarması için dua etmektedirler. Allah-u Teâlâ böyle zayıflar için şunu söylemektedir:
“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver’ diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”
Urumçi’de meydana gelen olaylardan (5 Temmuz 2009) sonra kâfirlerin bizim topraklarımızdaki zulümleri daha da arttı. Aç köpeklerin tavşan için toplandıkları gibi kâfirler, Müslümanlar için toplanmaya başladı. Şahit olduğum ve ömrüm boyunca unutamayacağım bazı manzaraları size anlatacağım. Türkistanlıların yaralıları, seyyar araçlarla hastanelere (hatta hastane bile değil Türkistanlı hekimlerin evlerine) taşınırken, Çinlilerin yaralıları donanımlı ambulanslarla asker ve polis korumasında hastanelere nakledilmektedir.
Kalpleri öfkeyle dolan Türkistanlı gençler, kendi topraklarında uğradıkları zulme karşılık ellerine silah olarak geçirdikleri sopa, kürek gibi aletlerle Çinlilere defalarca saldırdılar. Buldukları her fırsatta Çinlilere ve araçlarına saldırdılar. Çin polislerinin Türkistanlı gençlere attıkları gaz bombalarıyla bu gördüklerimiz bir anda kayboldu. Gece geç saatlere kadar silah seslerini duyuyorduk. Duyduğumuz her silah sesinde kalbimizi korku kaplardı. Vurulan Türkistanlı gençler için Allah’a dua ederdik. Sabah olduğunda Urumçi’deki Beyaz Cami’nin önünde akan kanları gördüğümüzde dehşete kapıldık.
Polisler, ayırt etmeden toplu tutuklamalara başladı. Her kapı sesi duyduğumuzda kalbimizi korku kaplardı. Terörist Çinlilerin gireceği korkusundan dehşete kapılırdık. Yollar, tanklar ve askerlerle doluydu. Emniyet güçleri şehri tamamen kuşatma altına almıştı. Hatta Cuma namazının kılınması yasaklanmış ve cami kapılarına kilit vurulmuştu. Cami kapılarına asılan yazıları kendi gözlerimle okudum: “Bugün Cuma namazına izin yoktur. Herkesten bize destek vermesini istiyoruz.” Gözlerimin gördüğüne kalbim inanamıyordu. Namaz neden yasaklanıyordu? İğrenç yüzleri şimdi ortaya çıkmıştı.
Urumçi caddelerine panik hâkimdi. Hepimiz bu azgınlara karşı bir şey yapmak istiyorduk. Güçsüzlük ve korku yüzünden evlerimizde oturduk. Her gün acı haberler işitiyorduk. Kapıların yanında sopa ve bıçaklarla bekliyorduk. Televizyonlarda işbirlikçi Uygurların hükümeti ve zalimleri öven konuşmalarına rastlıyorduk. Televizyonlarda sadece yaralı Çinlilerin görüntülerine yer veriliyordu asla yaralı Türkistanlıların görüntüleri verilmiyordu.
İşte o günlerde Urumçi’de ikamet etmeyen Türkistanlıları tespit etmek için polisler kimlik kontrollerini artırmıştı. Ben de üniversite eğitimimi tamamlamış, memleketime dönmek üzereydim.
(21 Temmuz 2009) Yol boyunca pek çok kontrol noktasında durdurulduk, üstümüzü ve çantalarımızı aradılar. Polisler gece gündüz fark etmeksizin aramalara devam ediyor, üzerinde kimliği olmayan Türkistanlı tespit ettiklerinde, hiçbir mazeret kabul etmiyorlardı. İsmini listeye alıp, sorguya çekiyorlardı. Tabi aynısını Çinlilere yapmıyorlardı. Örtülü kadınların ise hiçbir araca binilmesine izin verilmiyordu. Toplu taşıma araçlarının hepsinde, hicaplı kadınların binmesine engel olan, bir görevli vardı.
Eylül ayında devlet dairesinde çalışmak için çağrıldım. Allah’ın yardımıyla hicabımla çalışmama izin verildi. Gerekçe olarak saç bakımı yapamadığımı öne sürdüm (hikâyeyi anlatanın elleri yok) Her ne kadar devlet dairelerinde çalışmak istemediğimi belirtsem de hep boşuna. Ailem üzerimde baskı kurarak işi bırakmama müsaade etmiyordu. Henüz işe başlayalı 15 gün olmuştu namazlarımı hep geciktirmiş ve kalbimdeki imanın zayıfladığını hissetmeye başlamıştım. İçimde bir pişmanlık duymaya başladım. 18 yıl boyunca komünistlerin okullarında okumuştum. Şimdi ise onların hizmetinde çalışmaya devam ediyordum. Ben işi bırakmaya düşünüyordum ama ailem beni çalışmaya zorluyordu. Allah’ın yardımıyla sonunda bu işten kurtuldum. Allah’a hamdolsun. Hükümet, örtülü ve sakallı çalışanların tamamını işten çıkartma kararı almıştı. Beni işten attılar hükümet için çalışmaktan kurtulduğum için kalbim rahatladı.
Lakin az bir vakit sonra ailem benim hicaplı olmam ve İslami bir hayat yaşamama öfkelendi. Beni günahların ve fani dünyanın eğlencelerinin yaygın olduğu toplumsal alanlara göndermeye zorladılar. Anne babamın yanında fitneye uğramamak için bir garip olarak Allah’a yöneldim. Babam kendi elleriyle benim örtülerimi yırttı. Dinime sarılmamdan ötürü ailemin artan baskıları onlardan ayrılmama sebep oldu.
Başka ailelerle birlikte yaşamaya başladım, gurbete gittim demiyorum aksine kalpleri iman ve merhamet dolu din kardeşlerimin yanına gittim. Allah-u Teâlâ ben zulmün karanlığından imanın aydınlığına çıkarmıştı.
2010 yılının Şubat ayında abimin ziyaretinden sonra Urumçi’den dönmek istedim. Ancak otobüs şoförü benim binmeme engel oldu çünkü kimliğimi evde unutmuştum ve bu şekilde bilet alamazdım. En son Türkistanlı bir başka kardeşin yardımıyla bilet alabildim. Otobüsü beklediğim sırada polisler kimlik kontrolü için geldiler benden yüzümü açmamı istediler. Namahremlerin yanında yüzümü açmak istemediğim için onlarla tartıştım. Uzun tartışma sonrası beni polis noktasına götürdüler. Orada bir Çinli’ den benim kimlik bilgilerimi almasını istediler. Kimlik bilgilerimi onlara verdim kendi içimde bir aşağılanma ve hor görülme hissettim.
Niçin Çinlilere yapılmayan baskılar Müslümanlara yapılıyordu? Bu toprakların sahibi biz değil miydik? Şu durumda bizim buraların asıl sahibinin olduğumuzu kim tasdik edebilir?
Uzun yolculuk boyunca Allah’ın kudretini düşündüm. Allah, kâinatı nasıl da kusursuz bir şekilde insana hizmet için yaratmıştı. Ama işgalci komünist Çinliler, Müslümanların servetlerine çökmüştü. Kendi memleketlerinde kendilerine Allah’ın verdiği rızıklardan faydalanmayı yasaklamışlardı. Hatta onları dinlerinden döndürmek için her türlü zulüm ve baskıyı yapıyorlardı.
Evet, eğer bu bela ve musibetlere karşı cihad farizasıyla din ve namusu savunmak olmasaydı doğrular ile yalancılar belli olmazdı. Bizden önceki müminler en şiddetli işkenceleri gördüler. Ta ki “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demek zorunda kaldılar.
Her an Allah ile birlikte olduğumu hissetmemle kalbimde mutmainlik belirdi. Her nefesimde Allah’ın bana verdiği iman ve hidayet nimetlerinin üzerinde olduğumu hissettim. Bunların devamını Allah’tan istedim.
Üzüntü ve günahlara girme tehlikesinden ötürü temiz hava ve düzgün ortam kalmamıştı. Benim imani şahsiyetimi korumam için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Sıkıntılar ne azalıyor ne de sabit kalıyordu, sürekli artıyordu. Allah’ın rızası için anne babamın sevgilerinden mahrum kalmıştım. Ne zamana kadar bu aile içerisinde hapisteki bir garip gibi kalacaktım.
Geleceğimi düşünürken kardeşlerden garip bir söz duydum. Hayır, garip değil; aksine hoş ve cazip bir söz: ‘Allah yolunda hicret’. Allah’ın kitabında bu sözü araştırmaya başladım. Kuran ayetlerinde pek çok yerde hicretten bahsedildiğini ve bu yolda gidenlere büyük müjdeler olduğunu gördüm.
‘’Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: ‘Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)’ Onlar da, ‘Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik’ derler. Melekler, ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!’ derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.
Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.
Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.
Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah’a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.’’[1]
Bu sefer de hicret edilecek yerleri araştırmaya başladım. Allah Subhanehu ve Teâlâ bunun cevabını bulmayı bana kolaylaştırdı. Allah, Kuran’da şöyle buyurmaktaydı: ‘’Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O hâlde, ancak bana kulluk edin.’’[2]
Bütün yeryüzü Allah’a kulluk etmek isteyenlere sıkıntı vermiyordu ya. O’nun rızasını arayarak dünyadan uzak durmak mümkün olmalıydı. Çünkü mülk O’nun mülkü, hüküm O’nun hükmü idi.
Ailelerle birlikte yola çıkmak için hazırlıklara başladık. Pasaport çıkarmak için uğraştık ama başaramadık. Kendimizi yeni hayata ve yeni çevreye hazırlamak için odalarımızda elimizden geldiğince hazırlık yaptık ve tedbirler aldık. Allah-u Teâlâ bizim göğüslerimizi bu amel için genişletmiş, imanımızı artırmış ve güçlendirmişti. Kalplerimizdeki imanın yenilendiğini hissediyorduk.
Sonunda yolculuk başlamıştı, o ne güzel yolculuktu. Allah-u Teâlâ hicret yoluna pasaportsuz olarak çıkmayı takdir etmişti. 5 Kanun-i Sani’de aileler ile beraber Çin’in iç taraflarına gittik. Akrabalarımdan ayrılmıştım. Benim için gurbet diyarına dönen doğduğum yerden ve vatanımdan ayrılmıştım. Şayet bende insanların yediklerini yeseydim. Onların yaşadığı gibi yaşardım. Lakin ben dinimle birlikte Allah’a kaçmayı seçtim.
Yola çıktıktan bir hafta sonra Çin’in sınır bölgesine vardık. Çin sınırını geçmek için Çinli kaçakçılarla anlaşma yaptık. Onlar da para karşılığı bizi Çin’in sınır komşusu ülkesine geçirecektiler. Beşinci günün gecesinde onlarca erkek, kadın ve çocukla birlikte harekete geçtik. Kâfir Çinli kaçakçılar da bizimle beraberdi. Bizi sınır bölgelerinden bir yere getirdiler ve bir kısmı geri döndü. Yolculuğumuza dört saat boyunca tepe ve düzlüklerde yürüyerek devam ettik, yollar çok iniltili çıkıntılıydı.
Aramızda 8 aylık hamile olan bir kadın vardı. Onun cesareti, sabrı, dayanıklılığı ve kuvvetli azmi beni hayrete düşürmüştü. Kocası da onunla birlikteydi. Bu yolculukta adamlar çocukları kucaklarında taşıyordu.
Erkekler önden gidiyordu. Neşidler söylüyor ve içinde bulunduğumuz zorluk ve korkularımızı azaltacak hikâyeler anlatıyorlardı. Kardeşlerden biri aniden elindeki el fenerini benim ayaklarıma tuttu. Bir de baktım ki o zamana kadar hiç görmediğim büyüklükte bir yılan. Ayaklarımızın altında dolanıyordu. O anki dehşetle öyle bir bağırdım ki tüm vadi benim sesimle yankılandı.
Daha önce hiç böylesine bir yolculuğa çıkmadığım için çok zorluk çektim. Ama maneviyatım çok yüksekti. Her ne vakit zorluklar artsa Allah’ın Cennet’teki nimetlerini hatırladım.
Tepelere çıktığımız zaman “Allah-u Ekber!” diyerek tekbirler getirirdik. Bazı yerlerde köpek sürüleri etrafımızı sardı. Gece saat bir buçukta Çin’in komşu ülkesi …’a vardık. Çinli rehberler bizi otellere yerleştirdiler. Elbiselerimiz tamamen çamur olmuştu. Elbiselerimizi yıkadıktan sonra yorgun geceyi geçirdik.
Sabah olduğunda arabayla yola koyulduk. Yolculuğumuz boyunca yüksek dağlardan, sık ormanlardan, geniş çöllerden ve düz arazilerden geçtik. Gerçekten Allah’ın arzı genişmiş. Bunun hakikatini ancak Allah yolunda olan muhacir ve mücahidler anlayabilir.
Peygamberimizin (s.a.v.)  dediği gibi: “Ümmetin seyahati Allah yolunda cihaddır.”[3]
Yolculuk boyunca yiyecek noktasında çok sıkıntı çektik sadece pirinç ve meyve tüketiyorduk. Çünkü geçtiğimiz bölgelerdeki insanlar hep kâfirdi ve kestiklerini yememiz haramdı. 15 gün sonra ikinci devlete vardık. Bu devlette 39 gün boyunca kaldık ve burada çok fazla sayıda Türkistanlıya rastladık.
Bu devlette bazı sorunlar yaşadık, kardeşlerden bazıları hapse atıldı. Kurtulabilmeleri için hükümete maddi tazminatlar ödedik. Allah’a hamdolsun devletlerden birinde Türkistan İslam Cemaati’nin adamlarıyla karşılaştık. Onlar geri kalan yolculuğumuz için gerekli olan şeyleri ayarladılar.
Biz (…) devletindeyken[4] aramızdaki kadınlardan ikisi doğum yaptı. Bir mücahid ve bir mücahide doğmuştu. Bu iki çocuğun gurbet diyarlarında doğacağını kim bilebilirdi ki? Ama belki bu çocukların doğumu onların azgın Çinlilerin haddi aşmışlığına şahit olmaları içindi. O Çinliler ki anne karnındaki ceninin dahi hamilelik müddeti boyunca yaşamasına müsaade etmemektedir. Onları doğurmak, onların dünyayı görmesini sağlamak için kaçmış ve muhacir olmuşlardı. Heyhat heyhat! İnsanlığın hiç bir değerinin kalmadığı yerde insanlar nasıl vahşi hayvanlara dönüşüyor.
Allah’ın fazlıyla …’ya vardık. Oradan bir grupla birlikte 26 Haziran 2010’da uçakla …’ya gittik. Burada 80 gün kaldık çünkü paramız tükenmişti. Çoğu zaman iki öğün yemekle yetindik. Erkekler çok az yemek yiyorlardı ve paylarını süt emziren kadınlara bırakıyorlardı. İçimizdeki hamile kadınlardan biri çok şiddetli hastalandı. Öyle ki başkasının yardımı olmadan ayakta duracak hali kalmamıştı. Lakin Allah’ın rahmeti sonra da ihlaslı kardeşlerin duaları ile şifa buldu ve benden bir ay önce Cemaat’in saflarına katıldı.
Sonunda sıra bize geldi ve arabayla (…)’dan Allah’ın fazlıyla beş gün sonra hicret yerimiz olan (…)’ya vardık. O vakte kadar Allah’ın kelimesini yüceltmek ve azgın kâfirlerin zulmünden zayıfları kurtarmak için mücadele eden mücahidlerle birlikte olduğumuzu bilememiştik.
12 Eylül günü Ensarlardan birinin evine misafir olduk ev sahibi bizi çok iyi ağırladı, kısa süre içinde bize yemek ve çay hazırladı. Her ne kadar onların dilini konuşmayı bilmesek de aramızdaki kardeşliği tarif edebilmem mümkün değildi. Bu İslam’dı. Irk ve millet ayrımının olmadığı din kardeşliğiydi. Kendi aramızda şefkatli olmamızı bize emreden İslam dini idi.
Vardığımız günün akşamı Türkistan’da iken tanıştığımız bizden önce hicret etmiş olan kız kardeşlerimle görüştüm ve gözyaşları içinde birbirimize sarıldık, kalplerimiz sevgi ve muhabbetle çarpıyordu. Gece boyunca yaşadıklarımızı anlattık birbirimize.
Sabah uyandığımda Allah’a hamd olsun çok güzel bir halde ve nimet içerisindeydim. Kaldığım ev düzgün ve temizdi, yemekler tüpte pişiriliyordu. Mücahidlerin yaşantısının böyle olduğunu hiç tahmin etmemiştim. Onların sürekli olarak dağlarda mağaralarda ve çadırlarda olduğunu zannederdim. Kullarını her tarafta rızıklandıran Allah’a hamd olsun. Misafir olarak kaldığımız evde bizim için Türkistan yemekleri yapılıyordu. (Arapların cucul dediği kimyon, et ve hamurla yapılan hoton) Yol boyunca bu yemeği hiç yememiştik, verdiği nimetlere karşın Allah’a hamdlar olsun.
Hicret diyarındaki yeni hayatım işte bu şekilde başladı. Bizi ziyaret eden tüm kız kardeşlerimiz kabul ve sebat için bize dua ederdi. Hepsi “Allah, hicretinizi kabul etsin. Mükâfatınızı en güzel şekilde versin.” derdi. Onların hepsinde kalaşnikof ve benzeri silah vardı. Ellerim olmamasına rağmen silah aldım, silahı taşırken izzet ve şeref hissettim. Bu kadınlar kendi aralarında merhametli, kocalarına karşı itaatkâr ve sürekli sabrı birbirlerine tavsiye eden kişilerdi. Kendi aralarında konuştukları bir başka kelime vardı ki beni kendisine cezbetti. Biz memleketimizde “vefat etti, ölü” derdik. Burada ise bunların yerine “şehid oldu, öldürüldü, şehid” kelimeleri kullanılıyordu. Kadın erkek buradaki herkes şehid olmayı istiyordu. Allah’a hamd olsun ki şu anda şehidliğe daha yakın bulunuyorum.
Benim kalbim memleketimizde kalan kız kardeşlerimizin her gün gördükleri eziyetlere hüzünlenmektedir. Onlarla birlikte imanın tadını almak isterdim. Şu an en yüksek dağa çıkıp avazımın çıktığı kadar bağırmak istiyorum: ‘Dünyadaki mutluluk Allah yolunda hicrettir’ Çünkü biz Allah’ın haramlarından yüz çevirdik ve tüm hayatımız boyunca salih amellere yöneldik. Peygamber (s.a.v.) ne de doğru söylemiş:
Abdullah bin Amr’dan rivayetle Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Muhacir, Allah’ın haramlarından hicret edendir.”
Allah’ım sen bizi bu yolda sabit tut. Bize senin yolunda şehadeti nasip et.
Sözlerimizin sonu Allah’a hamddir.
[1] Nisa/4:97-98-99-100
[2] Ankebut/29:56
[3] Süneni Beyhaki
[4] Üç nokta konan kısımlar güvenlik gerekçesiyle söylenmemektedir. Komünist Çin Yönetimi hicret eden Müslümanların geçiş güzergâhını bulmak ve engel olmak için her yıl milyarlarca dolar harcamaktadır.

Genç Muvahhide

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak