Kategoriler
Ana SayfaFikir - Davet“Ecel ile emel arasında bir ömür” – Sena Bağrıaçık

“Ecel ile emel arasında bir ömür” – Sena Bağrıaçık

“Ecel ile emel arasında bir ömür” – Sena Bağrıaçık

Aynı yolu paylaştığım tüm yolculara…

Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek. Bu onun sözlük anlamı. Yani bir emele sahip olmak için kısmen zamanın garanti altına alınması gerekiyor gibi düşünebiliriz. Müslümanın zihninde ise zaman her daim ecelle birliktedir, ölüm öncesi için onu garantileyemeyeceğinin bilincindedir. Emel insana ‘garanti’ hissiyatını vererek, rahatlatır, gevşetir, kişiyi eceli erteleme fikriyatına yönlendirir. İnsanın gerçekleştirmek istediği şeylerle, insanın Allah tarafından takdir edilen gerçeğini karşı karşıya getirir. Bu konuda Rasulullah(aleyhissalâtu vesselâm)  bizleri bir örnek vererek bilgilendirmiştir:

“Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki iki çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak:

“Şu ve şu neye delalet ediyor biliyor musunuz?” dedi.

Cemaat:

“Allah ve Rasulü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki:

“Şu (uzağa düşen) emeldir, bu (yakına düşen) de eceldir. (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan ölüverir)” (Buhari, Tirmizi, İbn Mace)

Ecel; ölüm zamanı, kula verilen vaktin sonlanma anı anlamlarına gelir. Şu sıralar varoluşçu psikolojiyle ilgilendiğim için insanı ‘insan’ olarak yaşatan faktörler üzerinde yoğunlaşıyorum. Bunlardan biri de ölüm… Psikoloji insanın hayatını ve ölümünü bir bütünün iki ayrılmaz parçası olarak ele alıyor. Birbirini anlamlı kılan iki parça…

Yaşamı ve ölümü bir bütün olarak algılamak günlük hayatta zihin dünyamızda yaşadığımız problemlerin çözümüne etkin bir katılım sağlıyor aslında. Sorumluluk almayı ve bu iki parçayı(hayat ve ölüm) aynı anda anlamlı kılacak farklı yollar arayışına sürüklüyor insanı.

İbn-i Sina insanı tanımlarken şöyle bahseder ölümden:

“İnsanın tanımı  hay, natık ve mait”tir. Yani insan, yaşayan, idrak eden,

ölen demektir. Bu tanıma göre, ölüm, insanın tamamı ve kemali olmuş olur.

Ölüm ile insan, en yüksek ufkuna döner.”

‘Modern’ çağda ölüm, insan yaşamının sınırlarının dışına itilmiş bir durumda ve her geçen gün daha da  üstü örtülen ve rahatsız edici bir duruma dönüşüyor. Bu rahatsız ediciliğin en büyük sebebi ise ölüme dair bilgisizlik.

Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyuruyor ki:

“Dikkat ediniz. Eğer siz dünya zevkine ve eğlencelerine son verdiren ölümü çok hatırlayıp anlasaydınız şimdi gördüğüm durumdan ölüm sizi vazgeçirirdi. Öy­le ise lezzetleri kesen ölümü çok hatırlayınız. Çünkü her gün  kabir ( lisanı hal ile ) şöyle der:

Ben yalnızlık, gariplik, toprak ve haşereler eviyim. (Suyuti)

Önderimiz Rasulullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm)  sözlerinde geçen ‘anlasaydınız’ kelimesi üzerinde durmamız gerekiyor… Anlamak: Bir şeyin ne demek olduğunu ve neye işaret ettiğini kavramak.

Ölüm biz Müslümanlara neyi işaret ediyor?

İnsanın ölüm gerçeğini kabullenmesi, bu gerçeğe dair elde ettiği bilginin derinliği onu, korkulu ve kötümser bir ruh haline sevk etmekten çok; kendinde bulunan değerlerini gerçekleştirebileceği bir yaşama yöneltir. Bir gün mutlaka öleceğini bilen kişi, kendini varoluş nedeni üzerinde düşünmeye zorlar. Aynı zamanda kişide ölüm düşüncesinin sağlıklı bir şekilde oluşması, ona kendini daha iyi tanıma fırsatı verebilir ve kendisinin ölümlü bir varlık olduğunu kavradığı ölçüde bu dünyadaki ödevlerinin ve yapabileceklerinin farkına varır. Kişinin kendi kendini tanıması, ölümü kendi içinde taşıyan bir varlık olduğunu algılaması ve özümsemesi kişiyi ölüm bilincine sahip kılacaktır. Bu da kişinin yaşamına ‘anlamlı ve imanlı bir hedef’ koyacak ve onu üstlenmesine yardım edecektir.

Allah insanın ruhuna sonsuza dek yaşama arzusu koymuştur. Bu arzu terbiye edilmediğinde yani onun için ‘orta hal’ keşfedilmediğinde(kişiliğin farklı özelliklerinden dolayı insan kendi orta halini kendisi keşfeder), ‘emeller’e yani aşkınlığa, ölçüsüzlüğe dönüşür. Rehberimiz Rasulullah (aleyhissalatu vesselam)  insanın bu arzusunu hem ölüm öncesi hem de ölüm sonrası için faydalı hale getirecek şekilde bir nasihatte bulunmuştur:

Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) şöyle dedi:

— Kul vefat edince, bütün amellerinin sevabı kesilir; üç ameli müs­tesnadır.

Bunlardan birincisi sadaka-i cariyedir(Sadaka-i Cariye, ağaç dikmeğe kadar her türlü hayr işleri demektir).

İkincisi kendisi ile faydalanılan bir ilimdir.

Üçüncüsü kendisine dua eden salih/saliha çocuktur. (Muslim, Ebu Davud, Tirmizi)

Böylece İslam insanı bir eser bırakmaya teşvik eder, faydası iki cihanda devam eden, Allah için yapılmış, O’na teslim edilmiş, O’nun kullarına faydalı kılınmış, -ölüme kadar olan- diriliği uzatmaya yönelik değil de bütünün diğer parçasında da bulunan bir eser. Yukarıda tarif ettiğimiz emel kavramından uzak bir eser. Uzaktır çünkü emeller ölüm öncesine yöneliktir ve garantilemek istediği zaman, kişiden ölümü uzaklaştırmak ister.

Kindi şöyle der: “Ölüm bizi gerçek vatanımıza götürecek bir gemidir. Gerçek vatanda, yokluk, hasret ve üzüntü yoktur. Ölüm doğamızın tamamlanmasından ibarettir. O yoksa insan da yoktur. Ölüm korkusu hayat ve ölüm hakkındaki bilgisizlikten kaynaklanmaktadır.” Sonra ölüm korkusunu şöyle bir metaforla anlatır:

“Karaciğerde bulunan ve fakat başka hiçbir şeyi tanımamış olan bir besin maddesinin aklı olsaydı; sonra başka yere nakledilmek istenseydi, gelişmesi için daha uygun bir bünyeye nakledilse bile, o bu durumdan üzüntü duyardı. Eğer o madde yumurtalara, ulaşıp sperme dönüşse, sonra yumurtalardan daha geniş bir yer olan rahime, nakledilmek istense, elbette bu durum onu fazlasıyla üzerdi. Rahime yerleştikten sonra, o maddeye, “yumurtalara döneceksin” dense rahimdeki durumuna nispetle, yumurtaların dar olduğunu ve gelişmiş insan suretinden uzak bulunduğunu hatırladığı için bu söz onu öncekinden kat kat fazla üzecektir. O maddenin rahimden bu geniş aleme çıkması istendiğinde, durum aynıdır, bu da onu fazlasıyla üzecektir. Şayet o, bu geniş ve güzel aleme çıksa ve sonrada rahime dönmesi söylense, dünya ve dünyadaki her şey onun mülkü olsa rahime geri dönmemek için derhal hepsini verirdi. İşte bunun gibi, dünya denilen, bu yerden ayrılış da kişiyi üzecektir.”

Kişi günlük hayatında yaptığı şeylerle kendisine ölüm sonrası için bir yer hazırladığını bildiği sürece ve amelleri de İslam’ın makbul saydığı ameller arasında yer aldığı sürece doğal olarak ölüm; buluşma, iyilerle birlikte olma, sürgünlüğün sonlanması, gerçek vatana kavuşma olarak düşünülecek ve korkulan bir şey olmaktan ziyade ferahlık yurduna göç olarak algılanacaktır.

Son olarak ölüm zamanının her ana yayılmış olma ihtimali kişiyi sürekli salih/saliha olmaya, geçen sürenin sağ tarafındaki melek tarafından yazılması için gayrete itecek büyük bir güçtür. Bu gücü hissetmemiz ve doğum ile ölüm arasındaki süreyi Müslümanca değerlendirmemize yardımcı olması için İbn Kayyım’dan bir not bırakıyorum:

“İlerleme yoksa mutlaka gerileme söz konusudur. Zira şu imtihan dünyasında kul seyir halindedir. Hayat devam ediyor ve hiç durmaz. Yerinde sayma diye bir şey gerçekten yok. Aynı yaş ve zindelikte asla kalınmıyor. Sonuçta insan ya yücelik merdivenlerinde tırmanır ya da alçaklık ve zillet basamaklarında yuvarlanır. Ya öne doğru ilerler ya da geriye doğru topuklar. Durmak yok. Ne tabiatta ne de şeriatta. Hayat araları süratlice katedilen konaklardan konaklar da duraklardan ibaret. Hedefler belli ya cennet yahut cehennem. Kimi hızlı kimi yavaş. Kimi öncü kimi artçı. Ama kesin olan o ki, yerinde sayan kimse yok. Farklılık ise tercih edilen hayat tarzlarında yahut da hızlılık ve yavaşlıkta.

Rabbimiz buyurur ki : “Cehennem gerçekten büyük belalardan biridir. Tüm insanlık için: Sizden ileri gitmek ve geri kalmak isteyenler için çok korkutucu olma bakımından gerçekten büyüktür. (Müddessir/35-37) Dikkat edilirse ortada duranı zikretmemiştir. Çünkü cennet ile cehennem arasında bir yer yoktur. Sonuç olarak denilebilir ki: salih amellere sarılmayanlar cehenneme götüren kötü amellerin ağına düşer.”

Faydalandığım Kitap ve Makaleler:

Kutub-i Sitte;

Camiu’s Sağir; Suyuti

Medaricu’s Salikin; İbn Kayyım

Ölüm Korkusu Üzerine Kuramsal Açıdan Psikolojik Bir Değerlendirme; Mustafa Koç

Varoluşsal sorunlar, Birey ve Yeni Hayat; Oğuz Öcal

İslam Filozof ve Düşünürlerinde Ölüm Korkusu ve Tedavisi; Müfit Selim Saruhan

Sena Bağrıaçık

Genç Muvahhide

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak