Kategoriler

Darb-ı Mesel

Darb-ı Mesel

Takvim yaprakları aylardan eylülü, günlerden çarşambayı gösteriyor. Yeni bir güne gebe kainat. Güneş, doğmak için sabırsızlanıyor adeta. Çatlıyor güzelliğini tüm haşmetiyle sunmak için nazarlara. Gündoğumu ki umuttur insan için. Zifiri karanlıktan aydınlığa çıkabilme umudunun temsilidir. Sessizliğin verdiği huzurla benliğini bulur insan bu vakitlerde. Gün içerisinde yaşanacak koşuşturmaya takat bulabilmek için kendini hazırladığı zaman dilimidir. Gökyüzünün maviye dönüşü seyredilirken bilinir ki ne yaşanırsa yaşansın bu gün de geçip gidecek. Güneş batıp tekrardan doğacak.
Kuşlar selamlıyor semayı kanat çırparak. Salınıyorlar gökyüzünde masum çocuğa nispet edercesine, elinden alınmış özgürlüğünü suratına çarpmak istercesine. İçini bir heyecan kaplıyor. Bu kuşların vatanından gelmiş olabileceği düşüncesi bile küçücük yüreğinin kıpır kıpır olmasına yetiyor. Annesiyle paylaşmak istiyor mutluluğunu. Bakışlarını pencereden çekip annesine yöneltiyor. Gözleriyle buluştuğundaysa gözleri, vazgeçiyor. Annesinin o güzel gözlerinde öyle derin şeyler var ki tarifi olmayan, ne konuşabilir ne susabilir insan. Kayboluyor, kendisini, babasını, abisini görüyor gözlerinde. Elemi, kederi görüyor.
Annesi, oğlunun uzun bakışlarından ve son bulmayan sükutundan korkmuş olacak ki oturduğu yerden kalkıp yanına gitti. Göz teması kurabilmek için dizlerinin üzerine oturdu. Biricik evladının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Vücuduna yayılan sıcaklığını seviyordu. Huzuru bulduğu tek yerdi onun kucağı. Korkudan emin, acıdan uzak olduğu. Başını yavaşça kendisine doğru çekip bir öpücük kondurdu saçlarına. Sabitledi gözlerini gözlerinde.
‘’Bir şey mi oldu yavrum?’’ Gülümsüyorduşefkatle. Yaşanan onca şeye rağmen annesinin hala nasıl bu kadar güçlü olabildiğine anlam veremiyordu bir türlü. Çok kez şahit olmuştu ağlamasına. Odasında, yalnız. Yüzü yastığa gömülü. Her ne kadar yarasına merhem olmak istese de gidememişti yanına hiçbir zaman. Biliyordu çünkü, ağladığını görmelerini istemezdi hiç. Hissettirmemeye çalışırdı onlara kırgınlığını, kızgınlığını, yıpranmışlığını…
Ağzını araladı. Her ne kadar istese de cevap vermeyi, aynı hızla kapadı. Halep’in mor menekşelerini özlediğini, ona beyaz papatyalardan taçlar yapmayı düşlediğini söylemek istedi. Allah’ın mümtaz kıldığı belde Şam’ın kedilerine olan sevdasını anlatmak istedi ona. Semadan bombaların değil, sıcak yağmurların yağmasını arzuladığını. ‘’Suriye ölüyor anne, Suriye ölüyor!’’ diye haykırmak istedi. Bunun hesabını kimden soracağını öğrenmek istedi. İçinde kopan fırtınalara rağmen sustu. Dili lal oldu, titreyen ağlamaklı dudaklarına mühürler vuruldu. Tıpkı ümmet-i Muhammed’e olduğu gibi.
‘’Şikayetçiyim ya Rabbi! Bizi unutan, hafızalarının derinliklerine gömen ümmetten şikayetçiyim. Ne eli kalem tutan yazıyor bizim adımıza, ne silah kuşanmayı bilen geliyor savunmaya. Neden çıkmıyor ümmetin sesi? Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen  hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğullarını yetirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler, yerle bir edilmiş hayatlar sızlatmıyor mu ümmetin kalbini? Allah için, ümmet için kızmaya, mazlumların gözyaşını silmeye, toplanıp ümmetin birliği ve dirliği için, bizler için dua etmeye bile yetmez mi ümmetin gücü?’’
Sarıldı annesine kelam etmeden, sıkıca sarıldı. Fazla söze ne hacetti ki zaten. Yapabildiği tek şey ‘’Allah’ım yalvarırım alma onu benden.’’ diye dua edebilmek oldu. Bakışları tekrar gökyüzüyle buluştuğunda kuşlar çoktan gitmişti, fısıldadı: ‘’Selam söyleyin vatanıma ey nazlı kuşlar, selam söyleyin o nazlı yare!’’
Evde hazırlıklar tüm hızıyla sürmekteydi. Alıştıkları bir sahneydi bu. Vatanlarından ayrıldıktan sonra üç kez bir Avrupa ülkesine gitme girişiminde bulunmuşlardı ama bu girişimlerin hepsi  hüsranla sonuçlanmıştı. Son olarak Türkiye açmıştı onlara kapılarını, daha önemlisi kalplerini. Aile, Avrupa’ya gitmelerinin gerekli olduğu kanısındaydı. Dördüncü kez yola çıkmak için sabahın erken saatlerinde kalkmış, hazırlıklarını tamamlamışlardı. Babası, günler öncesinden Kos adasına gitmeleri için bot temin edecek kişilerle konuşmuştu. Kalplerinde yeşerttikleri umutlarıyla, yeni bir hayata ‘’Merhaba!’’ deme hayalleriyle evden ayrıldılar.
Güzel İzmir’in güzel sokaklarından geçerken derin bir nefes çekti minik ciğerlerine, bir sonraki nefesin bu kadar kolay olmayacağından habersiz. İzmir’in Alihoca burnunda bir bot hazır ve nazır bir şekilde aileyi beklemekteydi. Güvenlik denen kavramdan bahsetmek söz konusu dahi olamazdı. Gerçi hiçbirisinin de aldırış ettiği söylenemezdi. Tutunabilecek hiçbir dalları, hiçbir yaşam garantileri yoktu bu bottan başka. ‘Hiç’likler kaplamıştı dört bir yanı. Allah’tan başka yardımcıları yoktu. Söz verdi o gün kendine. Onları, akrabalarını, arkadaşlarını, din kardeşlerini bu hayata mahkum eden herkesten hesap soracaktı. Bu dünyada nasip olmazdı belki, lakin ahiret hayatı ebedi.
Dualar eşliğinde bindiler bota. Birbirlerini Allah’a emanet ettiler. O’ndan başka kimleri vardı da kime emanet edeceklerdi? Çıktıkları yol, sonu meçhul bir yolculuktu. Sonu karanlık. Ölüm yolculuğu adı.
Yaşam uğruna verdikleri sayısız çabanın olumsuz sonuçlandığından mıdır bilinmez ‘’Ya yine olmazsa? ‘’ korkusu düştü içine.
Sahilden 500 metre kadar açılmışlardı ki bot, su almaya başladı. Bottaki su seviyesi hızla yükseliyor, ayakları ıslanıyordu. Su bir hayli çoğaldığında panik, iliklerinde dolaşarak bir yılan misali akıtıyordu zehrini . Ne yapacaklarını şaşırdıklarından, bazıları ayağa kalktı. İşte o zaman olan oldu. Can yelekleri vardı ama ayağa kalkanlar nedeniyle bot birden alabora olup ters döndü. Baba Abdullah’ın bir elinde anne Reyhan, diğer elinde ona sarılmaya çalışan abi Galip ve küçük kardeş Aylan vardı. Dalgalar o kadar şiddetliydi ki bota sımsıkı tutunsalar da su yüzeyinde kalmak hiç de mümkün gözükmüyordu. Üstüne üstlük botun havası sönmeye başlamıştı.  Gecenin karanlığında  göz gözü görmüyordu. Kulaklar, iç yakan çığlıklara ev sahipliği yapıyordu. Etraftaki insanların ağlamalarına, bağırışlarına şahit olmasına rağmen hiçbir korku vuku bulmamıştı halet-i ruhiyesinde. Korkmuyor, ağlamıyor veya bağırmıyor hatta üzülmüyordu bile. Aksine mutluydu. Zafere ulaşmış bir Suriye aslanıydı o. Her çeşit ambargoya rağmen yaşam uğruna bütün zorlukları göğüslemiş, neticesinde galibiyetini ilan etmiş aslandı. Üç yaşında tüm dünyadan daha büyüktü. Bu düşünce dudaklarının yukarı kıvrılmasına sebebiyet verdi. Düşüncelerinden sıyrıldığında durumun vahimiyetini idrak etmesi çok uzun sürmedi. Çoğu kişi denizin soğuk sularına teslim olmuştu. Daha ne kadar dayanabileceğini tayin edemezken, bottaki yerini sağlamlaştırmaya yeltendi. Aksine, minik bedeni koca denizi boylamıştı.
Suyun soğukluğu narin bedenini tırmalıyordu. Kıyafetleri üzerine yapıştığından hareket etmek oldukça güçtü. Çırpınışları hiçbir işe yaramıyor, suyun üzerinde dahi kalamıyordu. Üç yaşındaki bir çocuk en fazla ne kadar yüzebilirdi ki? Dalgalar beşiği olmuş, bir o tarafa bir bu tarafa sallanmasına sebebiyet veriyordu. Aklına gelen ilk şey nefesini tutmak oldu. Her ne kadar zorlasa da sınırlarını, sadece bir dakika tutabildi nefesini. Histerik öksürükleri peşi sıra çıkıyordu boğazından yırtınarak. Öksürdükçe daha çok su yutuyor, battıkça batıyordu. Daha fazla dayanamayacağına kanaat getirdiğinden, çırpınışları son buldu. Vücuduna dolan su, kor gibi yakıyordu ciğerlerini. Şu elemaver dünyada, yaşanabilecek en büyük acıyı yaşamış, girmeye korktuğu denizin parmaklıklarında hapsolmuştu.  Küçücük bir çocuğu barındıramamıştı koskoca dünya. ‘’Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.’’ hadis-i şerifine kimse kulak asmamıştı.
Sabrın sonu selamettir, inayet-i ilahiyeye mazhariyettir derler. Selametini öbür dünyaya sakladı ve mesut bir şekilde ruhunu teslim etti.

Bergusi

Genç Muvahhide

Paylaş:
Etiketler
Yorum Yok

Yorum Bırak