Kategoriler
Ana SayfaFikir - DavetCinsiyetsizleştirme ve Neslin İfsadı

Cinsiyetsizleştirme ve Neslin İfsadı

Cinsiyetsizleştirme ve Neslin İfsadı

Bismillahirrahmanirrahim

 

“Ey insanlar! Gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphesiz Allah, bilendir, haberdar olandır.” (Hucurat/13)

Allah (c.c) Adem (a.s)’dan günümüze kadar her topluma yol gösterici bir din göndermiş ve onları İslam’a davet etmiştir.
Yine gönderdiği peygamberler ile iman ehline hitap ederek, İslam toplumunu bozukluk ve sapmalardan korumak için gerekli talimat ve bilgiler vermiştir. Hucurat suresindeki hitap bütün insanlığadır. Çünkü dinin insanlara, emrettiği en önemli esaslardan biri nesli muhafaza etmektir.

Ne var ki insanlık temiz, saf fıtratına, heva ve hevesine uyarak karşı durmuş hatta savaş açarak bugün ‘homoluk’ terimini yeniden hortlatmış hatta bir hak ve tercih olarak nüfus olarak müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler dahil tüm dünyanın gündemine oturtmuştur.

Nitekim Allah’ın (c.c) yeryüzünde nesli ifsad edip fıtratı bozan bu gibi toplumlara karşı cevabı çok sert olmuştur. İnananların da bu müfsit topluma karşı aynı tutumu sergilemelerini istemiş, şeriatında vaz etmiştir. Hiç şüphesiz İslam dini, toplumu ıslah için koyduğu hükümlerle bozgunculuğu ve ifsadı ortadan kaldırarak sosyal hayatı sıyanet eder.
Tam bu noktada müslümanların bu cinsi sapıklara karşı tutumu çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki müslümanın fikir yapısını ve değerlerini oluşturan dinidir, dinin emirleri ve yasaklarıdır. Öyleyse kendisini müslüman olarak addeden her bireyin her türlü meselede olduğu gibi bu meselede de İslam şeriatının hükmüne bakmalı, ona göre bir tavır almalıdır. Çünkü;
“Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için, o işe kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasulüne isyan ederse artık o gerçekten apaçık bir sapıklık ile sapıtmıştır.” (Ahzab/36)

Günümüzde çeşitli devlet, STK, kurum ve kuruluşların desteği ile bir özgürlük hareketi(!) hak iddiasında bulunan bu sapıklığa karşı Allah’ın (c.c) cezalandırması nasıl olmuştur?

 

“Hani Lut kavmine şöyle demişti: ‘Sizden önce alemlerden hiçkimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın)bir kavimsiniz.”(A’raf/80-81)
Kur-an’ı Kerim daha başka yerlerde de bu kavmin diğer bazı günah ve suçlarını zikreder; fakat Allah’ın (c.c) cezasına uğramalarına neden olan, onların bu en iğrenç suçlarını hatırlatır.

Her ne kadar Lut (a.s) kavminin helakından sonra da bazı sapık kimseler bu iğrenç günahı devam ettirmiş olsalar da, bu durum insanlar tarafından her zaman hayasız ve çok kötü bir davranış olarak kabul edilmektedir. Fakat bu çirkin fiili, ahlaki bir seçkinlik derecesine çıkaranlar, eski çağlarda yalnızca Yunan filozofları, (bkz. Felsefenin Arka Merdiveni/Wilhelm Weischedel) modern dünyada ise Avrupalılar buna öncülük yapmıştır. Bugün ise bu hayasız meşrulaştırma projesine çok ciddi kaynaklar ayrılmış ve neredeyse her ülkede bu çirkin iş ve failleri savunulmuş hatta yasallaştırılmaya çalışılmıştır.

O kadar ki bazı memleketlerin kanun korucuları yasallaştırmakla kalmamış bunu, halkları müslüman olan toplumlardan da talep etmişlerdir. Şöyle ki artık eşcinselliğin korkunç bir toplum suçu olduğunu göstermek için tartışmalar düzenlemek faydasız kalmıştır.

Halbuki Halık (yaratan) olan Allah (c.c) her şeyi dişi ve erkek olarak yaratmış, her türü ötekinden farklı ve üremeleri için birini diğerine tamamlayıcı şekilde varlık alemine çıkarmıştır. Asıl mesele de burda başlamaktadır.

Öncelikle inançlar zaafiyete uğratılmış ve bunun getirdiği sorumluluklar yok sayılmaya başlanmıştır. Bu, zaten birden bire olan bir durum değildir. Hâlık olan Allah (c.c) ya inkar edilmiş ya da yeryüzünde bir hükmünün olmadığı fikri benimsenmiştir. İşte insanların Deizme kaymaları maalesef bu faciayı ortaya çıkarmıştır. Hiç kimseye karşı sorumluluğu olmayan, ahiret inancını yitirmiş, sadece heva ve hevesinin, şehvetinin peşinden giden ve bunu hak olarak gören bir toplum meydana gelmiştir. Aile yapısını küçük gören, sürekli kadını pohpohlayan, kadının aile içindeki fonksiyonunun haksızlık-adaletsizlik olduğundan dem vuran, çocuk doğurmanın, yetiştirmenin, bir eşle ömür boyu beraber olmanın, karşılıklı saygı ve sevginin olduğu bir yaşantıyı küçük gören, aşağılayan çürük bir zihniyet ortaya çıkmış oldu maalesef.

“Halbuki aile, insanoğlunun uğruna yaratıldığı medenî hayatın temelidir.” der Mevdudî ve devamında şunları ekler: “Allah, kadın ve erkeği birbirlerini tamamlayıcı bir fıtrat üzere yaratmıştır.
Binaenaleyh, bu cinsi arzuyu gayri-meşru yollardan tatmin eden bir kişi, aynı zamanda bir defada pek çok suçun faili durumuna gelir:
1- Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kurbanı olarak kendi vücut organlarının fıtri ve fiziki işlevlerine karşı tabiri caizse savaş açmıştır.
Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin fizik, zihin, ve ahlakları üstünde son derece zararlı etkiler meydana getirir.
2- Kendi türüne ve tüm aleme karşı gerekli haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden, salt cinsî zevkler peşinde koşması insanlığa karşı ihanet işlemesine neden olur.
3- Aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçıp, bütün enerjisini cinsel arzularının gayri-meşru yollarla tatmine harcaması, toplumun ahlakına büyük zararlar verir.” (Tefhim-u’l- Kur’an)

Tüm bunlar değil bir hak, toplumsal birer suçtur.

Yukarıda da değindiğimiz gibi; günümüzde bu sapık güruh daha da ileri giderek bu çirkin işlerini meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir. Tabi ki arkalarında sağlam para kaynakları, kendileri için ayrılmış bütçe ve fonlar, özellikle Avrupa Birliği’nin feminist kadın dernekleri ve LGBT çalışmalarına ayrılan özel bütçeleri bulunmaktadır.

Öyle ki nereden geldiği bilinmeyen bir cesaret ile meydan okumaya başlanılmıştır. Her yıl ‘Onur Yürüyüşü’ adı altında boy göstermeye başlayarak, ‘alışacaksınız, buradayız, bir yere gitmiyoruz’ vs pankartlar taşımaları ve bunlara destek veren kadınlar, erkekler, başörtülü kızlar, anne-babalar görmek normal bir hal almıştır. Üstelik alaycı tavır ve hakaretlerini İslam’a da yöneltmişlerdir. Çünkü onlar da biliyor ki İslâm’ın onların bu çirkin davranışlarına karşı tutumu çok serttir.

Meşrulaştırma yollarından bahsedecek olursak; özellikle sosyal medya bu şerre öncülük etmiştir. Örneğin, kısa yoldan para kazanma ve şöhret olma yolunun üçüncü cinse bağlı olduğu fikrini gençlerin zihnine yerleştirir, onları ‘sempatik bireyler’ olarak sunup rol model haline getirmiştir. Bunlara film, dizi sektörü de destek olmuş, bir defaya mahsus dahi olsa dizilerde veya filmlerde bu sapıkların rol almalarını filmin akıbeti için şart koşmuşlardır.
Üçüncü cinsin bir tercih olduğunu yazan yayınevlerinin neredeyse bütün kitapları tercüme edilmiştir. (Metis Yayınları-Cinsiyet Belası vs.)
Yine bazı kanallarda konuk edilerek kendi hayatlarını anlatmaları istenmiştir. (İlk deneyimim şöyleydi, böyle olduğumu ilk şöyle farkettim…)

Aile ve sosyal bakanlığının hukuki olarak bazı anlaşmalar neticesinde AB ve BM bağlı olması hiç de masum olmayan bu düşünce yapısını eyleme dökme sonucunu doğurmuştur. Aile bakanlığının onayladığı ve bazı kadın derneklerinin iştahını kabartan bu düşünce nedir?

“2000 yılında Pekin’de düzenlenen Dünya kadın zirvesinin düşünsel kavram olarak ortaya attığı ‘toplumsal cinsiyet (gender)’ aslında kadınların yaşadığı dezavantajlara çare aramak gibi masum bir temenniyi çağrıştırıyordu…..Ama ‘gender’ idealinin sadece yüzeysel bir eşitlik coşkusundan ibaret olmadığını anlayacaktık.
Toplumsal cinsiyet teorisi, bize kadınlık erkeklik gibi kavramların iktidar çatışması sonucunda çıkan kültürel kavramlar olduğunu söyler. Yani her çocuk aslında uniseks olarak dünyaya gelir ama biz onlara kız veya oğlan çocuk konumları, rolleri veririz der. Çocuklara bu roller depolanmasa, onlar hem kadınlığın hem erkekliğin iyi özelliklerini meczeden yeni bir cinsiyetsiz cinsiyet kurabilirler ve eskiye has tüm kaotik kargaşalar, iktidar ve güç çatışmaları biter derler.
Aslında feministlerin çok sevdiği bir düşünme tarzı olan yapıbozum tekniğinin kültüre ve sosyolojiye tatbik edilmesi yıkıcı ve imha edici bir yöntemdir.” (Sibel Eraslan,Toplumsal Cinsiyet ve Beden Endüstrisi) Yazının tamamı için:
https://www.star.com.tr/yazar/toplumsal-cinsiyet-esitligi-ve-beden-endustrisi-yazi-1424646/ 

Ve bugün maalesef bu sapık faaliyetler, devletin ve iktidardaki hükümetlerin desteği ile eğitim ve öğretimin de içindeki projelerde yer almaya başlamıştır.
“Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”, “Cinsiyetsiz Bir Toplum” gibi projeler, pilot okullarda uygulamaya konuldu bile.
Çocukların fıtratını, saf düşünce yapısını bozmaya yönelik bu projelerin, ne olup olmadığının artık bilinmesi ve bunun karşılığının verilmesi gerekiyor.

Cinsiyetsizleştirme, aslında kapitalizmin öngördüğü bir yapıdır. Üçüncü bir cinsiyet daha fazla tüketimi zorunlu kılar.

 

Bakın toplumsal cinsiyetin tanımına: ” Evrenseldir, farklı dönem ve coğrafyalar ile farklı toplumsal konumlara göre farklılaşabilir. Dolayısıyla değiştirilebilir.”

‘Değiştirilebilir’ bir meta olarak görmek, işte bu gelecek neslin fikriyatını oluşturacak temel bir tanımdır. Bunun devlet eliyle yapılması daha korkunçtur. Zira Milli Eğitim bakanlığı yeni imzalamış olduğu bir protokol kapsamında MEB İngilizce kitaplarının artık Cambridge University Press tarafından yazılacağı sözkonusu. Cambridge University Press Türkiye, protokol kapsamında okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise (K12) düzeyindeki tüm sınıflar için öğrenci kitabı, çalışma kitabı, öğretmen kılavuz kitabı, çalışma kâğıtları vb. ek kaynaklar, videolar ve dinleme kayıtları türündeki etkileşimli tahta içeriklerini paylaşıyor. Tüm bu kaynakların içeriği son günlerde oldukça tartışılan ‘cinsiyet eşitsizliği’ ve ‘üçüncü cinsiyet’ ile doldurulacak, masum çocukların zihni henüz ilkokul çağından itibaren bulandırılacaktır. Haberin aslı:
https://yegitek.meb.gov.tr/www/meb-ile-cambridge-university-press-turkiye-arasinda-hibe-protokolu-imzalandi/icerik/1816

 

Binaenaleyh; İslam hükümleri ile insanların en mükemmel ve en doğru şekilde yaşamasını ister. Bu doğrultuda emirler verir, toplumu bozan bu sapık fikriyatlarla mücadele eder ve mücadele edilmesini gerekli kılar.

Pekâlâ Allah azze ve celle’nin bunlara karşı tutumu nasıldır?
77.Elçilerimiz Lût’a gelince onların yüzünden üzüldü, göğsü daraldı ve “Bu çok zor bir gün” dedi
78.Kavmi, (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşa koşa geldiler. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı. Lût dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikahlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?”
79.Onlar, “İyi biliyorsun ki kızlarında bizim gözümüz yok. Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun” dediler.
80.(Lût da:) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir desteğe dayanabilseydim” dedi.
81.Konukları şöyle dedi: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar. Geceleyin bir vakitte aileni al götür. İçinizden kimse ardına bakmasın. Ancak karın müstesna. (Onu bırak.) Çünkü onların (kavminin) başına gelecek olan azap, onun başına da gelecektir. Onların azabla buluşma zamanı sabahtır. Sabah yakın değil midir?!”
82, 83.(Azap) emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik. Üzerine de Rabbinin katında işaretlenmiş pişirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık. Bunlar zalimlerden uzak değildir. (Hud Suresi)

Merhum İslam şehidi Seyyid Kutub insani değerlerin islami değerleri koruma ve uygulama ile sağlanabileceğini şu düşünceleri ile ifade eder:

“İnsani değerler ve insani ahlak bir toplumun değerini ayakta tutan ustun değerler olunca o toplum medeni hale gelir ki bu da ancak İslam toplumunda mümkündür. İslam medeniyetinin temel ilkeleri sadece Allah’a kulluk edilmesi, toplumdaki bağın inanca dayanması, insanlığın maddeden üstün tutulması, insanın hayvani yönünü değil insanlığını besleyen değerlerin yüceltilmesi, ailenin dokunulmazlığı, yeryüzünü Allah’a verilen söze ve O’nun şartlarına göre yönetme (hilafet) şeklinde özetlenebilir.”

Bu yüzden bu tür suçların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmanın, Peygamber’in önderliğinde İslam Devletinin bir görevi olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezalandırılması gerektiğini öğreniyoruz.

“Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helaka uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı. Ve onların üzerine bir (azap) sağanağı yağdırdık. Suçlu -günahkarların uğradıkları sona bir bak işte!” (A’raf/83-84)

Buradaki yağmur bildiğimiz su damlaları şeklindeki yağmur değildir. Kur’an’ı Kerîm’in bazı yerlerinde açıkça ifade edildiği gibi ‘taş’ yağmurudur. Onların evlerinin altı üstüne gelmiş ve toprağa gömülüp gitmişlerdir. Müfessirler kavimlerin helakında hiçbir helakın Lut’un (a.s) kavminin helakına benzemediğine dikkat çekerler. Öyle ki, bu kavim yerlerden ve göklerden içiçe geçirilerek Allah’ın gazabına uğramışlardır.

Burada ve daha başka yerlerde Kur’an, tek başına sadece eşcinsellik hastalığının Allah’ın gazabını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmektedir.

Bu noktada biz müslümanların üzerine düşen görevler oldukça fazladır. Fakat zannımca işe, bu münkeri nehyetmekle, önce kendimiz bilinçlenip etrafımıza, aile ve erbabımıza bu fiiliyatın getiri-götürülerini anlatmakla, neslin karşı karşıya olduğu tehlikeyi dile getirmekle başlanabilir. Allah azze ve celle Lut (a.s) kavminden olup teheccüd ehli kimseleri de bu kavimle beraber helak etti. Çünkü onlar bu münkere karşı durmamış, onlara karışmamışlardı. Allah’tan bizi onlardan eylememesini dileriz!

Rabbim! İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helak etme! Allahumme amin.

اَلْحَمْدُ ِلله اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ العَالَمِينَ

 

Afra Kaya

Genç Muvahhide

Paylaş:
Yorum Yok

Yorum Bırak